Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   22.11.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Çevrebilimin önlenemez yükselişi (1) (The inevitable rise of environmental science (1)) 18.12.2004

Nalan ARSOY - GAINER
- 00.00.0000
Yüksek Makine Mühendisi, PT Consulting Co. ve Gainer Industries Inc. kurucusu,

Washington’da oturuyor. Enerji ve çevre sektörlerinde çalışıyor.

web adresi: http://www.gainer-industries.com

 


Abstract: The article series explores the effects of utilitarian philosophy on the rise of environmental science as a ‘sine qua non’ guiding system that guides not only legislative (rule-making) and the public (implementing) behavior on climate and other hard-core environmental issues but also deeply affects social reform and all aspects of community life. A major argument is set forth to end Turkish legislators’ lack of understanding and appreciating the future benefits on society of the new pre-accession laws and regulations of the European Union, as most EU-sourced legislation is still seen as ‘forced upon us’ documents as a prerequisite to becoming an EU member country; rules that Turkish society really does not need but the texts have to be written and not necessarily applied. 

Lise çağlarımda felsefe okumaya merak sarmıştım. Hegel’in müzik hakkında yazdığı o kocaman cildi, sıkıcı bir yaz öğleden sonrasında başka şey olmadığı için açtığımda, okuduklarımı aslında anlıyor olmanın verdiği ilk şaskınlığı üzerimden attıktan sonra, gittikçe beni içine çeken olağanüstü bir dünyada bulmuştum kendimi. Felsefe okuma zevkini hiçbir zaman kaybetmedim, ama çok uzun süreler ara verdim, 20-25 yıl gibi, bu arada kendimle ilgili hep çok acil işler olduğundan ve okumam gereken dağ gibi başka kitaplar beni beklediği için. Bir de, felsefe okumak benim için hep en ciddi işlerden biri olmuştur, öyle boş vakitlerimi doldurmak icin değil.

Sırayla Hegel’in diğer kitaplarını, Kant, biraz Marx ve çağdaş düşünürlerin çoğunu fırsat buldukça okudum. Nietsche’yi bile okumaya çalışmış, büyük bir sükutu hayale uğrayıp bırakmıştım. Kızım benim yerime onu okumayı ve anlamayı başardı. Geçen yazın en koyu sıcağında daracık bir gulette altı gürültülü çocuğun da bulunduğu bir grupla yaptığımız Mavi Yolculuk sırasında, Datça limanında, biraz da karaya ayak basmanın mutluluğunu tadarcasına, ana-baba-kız kendimizi bir bara attık ki kızımız Nietsche’yi seçti, soğuk içkilerle beraber zevkle felsefe tartıştık, kızım sayesinde bu garip adamın mesajini biraz olsun anladım.

Felsefe, kültürlü olmanın gereği, yetmişli yılların üniversite argosu ile ‘kafa sporu’ dediğimiz bir disiplin benim için. “Felsefe istihdam yaratmıyor, karın doyurmuyor” diye düşünenlerden biri olmadım. Bulgaristan’da doğup babamın siyasi mahkumiyeti etrafında geçen çocukluğum, bana felsefenin-Karl Marx gibiler sayesinde-dünyayı tepetaklak edebildiğini öğretmişti. Teknik Üniversite’de okurken sol akımlara kapılmamamın asıl nedeni, marksizmin mantıksızlığı değil, insanlar arası eşitsizliği bu kadar körükleyen, toplumları birbirine düşman eden rejim yaratan felsefik düşüncenin haklı olamayacağına, eşyanın tabiatına aykırı olduğuna inanmamdandı.
 
Kırk yaşıma merdiven dayadığımda, iki çocuk annesi ve neredeyse tırnaklarımla yepyeni küçük şirketime işkolik Washington ortamında profesyonel bir yer edinmeye çalışırken, seçtiğim uluslararası sektördeki korkunç bilgi eksikliğimi gidermek için uluslararası yönetim okumaya başladığımda, felsefeyi tekrar keşfettim. ABD’de başdöndürücü hızla ilerleyen ve hayatın her katmanına girmekte olan çevrecilik ve çevrebilim furyasının nedenini merak ediyordum ve çevrebilim dersleri almaya başladım ki, bu disiplinin özündeki ütilitaryen felsefenin gücü beni etkiledi. (Bazen çevrebilime “doğabilim” da deniyor, son derece eksik bir adlandırma bu bence.)
 
Ütilitaryen felsefenin çevrebilim prensipleri üzerindeki etkisini görmek beni şaşırtmadı, ama felsefenin bu disiplin sayesinde kanun koyucu rolünü başarı ile üstlendiğini anladığımda afallamadım değil. İşin enteresan tarafı, çevrebilimin hem felsefik temeli, hem de piyasa ekonomisi prensiplerine cok sağlam oturduğu. Üstelik, AB ve Kuzey Amerika’ya bakılırsa, toplumda refah ve eşitliği sağlamanın da yola çıkış noktası bu disiplin. İşin can alıcı noktası ise, ütilitaryen felsefenin hayatın her katmanına, her zaman dilimine, devlet yönetimi ve ahlaki toplum kurallarını geliştirmede, çevrebilim sayesinde girdiği.
 
Bu yazı dizisini, Türkiye’de çevre-insan-toplum üçgeninin hâlâ cok zayıf olduğunu, 2003 yazında İstanbul’da yapılan felsefe konferansında verilen birçok sunumun anlaşılmadığını gördüğümde yazmaya karar verdim. Gazetelerimizde çıkan sunum yorumları ya hayret verici derecede cahildi yahut da, nedense, filozofların ‘rejim danışman’lığından üstünkörü dem vurmaktan öteye gitmedi. Halbuki, ev sahipliğini yaptığımız konferansın en önemli mesajlarından biri felsefenin artık hayatın ayrılmaz parçası olduğudur. Bunun asıl sebebi çevrebilimdir. Bu disiplin sayesinde ‘ütopik’ gibi görünen kavramlar iktisadi gerçekçilikle elle tutulur gözle görülür hal alıyor. Bu sayede hümanist felsefeye can ve kan geldi.
 
Birkaç yıldan beri ‘bu nimetin de külfeti bu’ zihniyetiyle AB uyum yasaları kaleme alınıyor bu ülkede, en kabadayı AB’ci bile buna ‘dayatma’ olarak bakıyor. Kanun koyucu dahil tüm ‘yetkililer’ söylene söylene uygulama yönetmelikleri çıkarmaya çalışıyor. Çoğunluk uygulama eski hamam eski tas devam ediyor: işkenceci polisler, depremde yıkılan bina müteahhitleri beraat ediyor, kızlarımız ilkel töre cinayetlerine kurban gidiyor, liste korkunç çirkin ve korkunç uzun. Bize ‘dayatılan’ bu yasaların orijinatörü ülkelerde ise birçok aksi etkilere rağmen, eşitlik, huzur ve güveni sağlamak için yazılmış bu dokümanlara uyulmaya çalışılıyor, insanlar kendi koydukları kuralları ciddiye alıyor. 
 
Neden kendi yaptıkları kuralları ciddiye aldıkları bir tarafa, AB’li kanun koyucu ‘en efektif kural’ı ararken, tarihin hiçbir noktasında olmadığı kadar direkt olarak işin içine giren teorisyenlere danışıyor; bunlar günümüz filozofları ve kuramcılık derecesi çok yüksek kabul edilen çevrebilimcileri. Çünkü, sağlıklı toplum olmak için toplumda eşitlik, ahlak, refah ve mutluluğu en yüksek dereceye çıkarmak gerektiğini yüzyıllardır anlatan hümanist felsefeye olağanüstü güven var artık. Devlet adamlari “Birey-kurum ve bireyler-arası davranışları düzenleyen ceza ve mükafat sistemini (kanun ve yönetmelikleri) nasıl değiştirelim ki, adalet ve refah en yüksek düzeye ulaşsın?” sorusuna doğru cevap bulmak için bu kuramcılara kulak veriyorlar.  Bizde hâlâ ana fonksiyonlarını yerine getiremeyen bir genç bakanlığın temsil ettiği şu ‘dayatılan’ çevrecilik dalgası, tüm kanun yapıcı faaliyetin temel direği olma yolunda etkileyici bir ivme ile ilerliyor.
 
Çevrebilimin bu önlenemez yükselişinin nedeni, bu disiplinin doğmasına yol açan ‘ütilitaryen felsefe’nin tarihsel gelişiminde yatıyor. ‘Hümanist etik’in en güçlü örneği sayılan ütilitaryen felsefenin temelleri su bizim Aristo’nun ahlak üzerine yaptığı tartışmalar ile atılmış. (Behramkale’de kurduğu felsefe okulu onu ‘bizden biri’ yapıyor olsun.) Akımın ayrı bir düşünce sistemi olarak gelişmesi 17. ve 18. yy. Batı Avrupa’sında yaşamış bazı dini filizoflar sayesinde mümkün olmuş. Adam Smith’in genç bir çağdaşı olan yine İngiliz ve Cambridge’li Jeremy Bentham utilitaryen felsefenin ‘babası’ kabul ediliyor.
 
Kısaca, ütilitaryen felesefe bir etik düşünce sistemi, bir hümaniter etik sistemidir. İlk bakışta oldukca basit, hatta naif görünen bu etik’in temel önermeleri, Türkçe tercümemin kalitesi için özür dileyerek şu sekilde soylenebilir:
 
“Toplumda vuku bulan hiçbir olay [olgu, yaptırım], toplumun tamamına faydası olmadığı takdirde başarılı olamaz” ve “Her davranış veya hareket topluma faydası ölçüsünde değerlidir”.
 
“Bundan basit ne olabilir, tabii ki öyle” demeden önce hala 18. yüzyıldan kalma, varlık sebepleri 100 yıl önce yok olmuş bazı kanunları ve sayesinde katlandığımız ceza/mükafat sisteminin eziyetini, gereksizliğini düşününüz! Bu gereksizliklerin domino taşı etkilerini ve sonuçta topluma olan maliyetlerini birkaç örnekle asağıda veriyorum.
Farkında iseniz, yukarıdakiler aklın üstünlüğünü peşinen kabul eden ana önermeler. Yani, insanın kendi neslini devam ettirmek için mantıklı, yapıcı kararlar alacağı; aynı şekilde, toplumun kendine zarar vermeyecek-varlığını devam ettirecek- şekilde davranışa yelteneceği varsayılıyor. Ayrıca, toplum menfaatini bireyin menfaatinin üzerine çıkartan bir düşünce sistemi bu, insanı gerçekten mutlu etmenin toplumu mutlu etmekten geçtiğini kabul ediyor.
 
Basit anlatımı ile, ütilitaryen felsefeye göre toplumun tamamının veya büyük kısmının refah ve mutluluğu yükseltilmez, sadece küçük bir grubun menfaatleri sağlanmışsa, o toplumda refah ve mutluluk gerçekleşmemiş demektir ve en geniş kitlelere yayılan refah ve mutluluğu bulana kadar da doğal olarak dengesizlik ve değişim yaşanacaktır. Burada ‘büyük kısım’dan kastedilen, menfaat grupları oluşturacak parasal ve organizasyon gücü olmayan, ‘sade vatandaş’ diyebileceğimiz toplum kesimi.

Bu felsefe sadece teori, ‘kafa sporu’ olmanın çok ötesinde, Batı toplumlarında sağlıklı toplum yaratma uğraşına ışık tutuyordu çoktandır, etkisi gittikçe büyüyerek. Ancak, kural yapımında bu derece dominant bir rol oynamaya başlaması çevrebilim ‘keşfedilince’ mümkün oldu. Çevrebilimin temeli olan bu felsefe akımının benim gibi fen okumuş insanları etkileyen başarısı da bu: bir felsefik akımın ölçülebilen/hataları düzeltilebilen toplum kuralları yaratmaya elverişli, ‘normatif’ sayılan çevrebilim disiplinine önayak olması.
 
Çevre ekonomisi de deniyor çevrebilime, aslında bir ekonomik disiplin olduğu için. Bir felsefe akımı olmanın ötesinde rakam ve paranın kol gezdiği bir profesyonel alan.
Bu disiplinin doğmasına toplumsal olayları rakamlara bakarak da anlamaya çalışmayı iş edinen filozof/iktisatçılar yol açmış. Vilfredo Pareto (İtalyan, 18.yy.) J.J.Rousseau (Fransız, 18.yy.) gibi düşünürler sayesinde ütilitaryen felsefeden çevrebilimin doğduğu kabul ediliyor. Çevrebilimin kuramında yukarıdaki temel felsefik önermelerin yanında bir de insan neslinin etrafindaki doğa ve çevre bozuldugunda devam edemeyecegi prensibi yatıyor. Mantıken, üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegeni yaşatmanın bizim yasamamiz için şart olduğu açık. Bu nedenle, çevrebilimde çevre gerek ve yeter şart.
 
Ancak, çevrebilim aklın üstünlüğünü, herşeye rağmen hak ve adaletin başaracağını bize en katı ve şüphe götürmez biçimde kanıtlayan bir disiplin.

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr