Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   26.09.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
2006 penceresinden görünen politik ve ekonomik riskler ile elektrik piyasası (A review of political and economical risks with electricity energy market for Turkey in 2006) 14.04.2006

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
-

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

e-mail: ultanir@dialup.ankara.edu.tr

        
 


2006 yılı, 2005 gibi mi geçecek?

Yılbaşı öncesi bu doğrultuda olacağına ilişkin, dilekler niteliğinde görüşler vardı, ama 2006’nın birinci çeyreğini geride bırakmışken, 2005’den farklı olacağına ilişkin işaretler apaçık ortada. Geleceğe ilişkin kestirimler iş dünyasında yatırımlar açısından önemli olmakla birlikte, risk analizlerine dayalı oldukları sürece anlam taşırlar. Burada öncelikle yıl içinde beklenebilecek, tarafsız bir bakışla ortaya konacak iç ve dış siyasi gelişmeler, makroekonomik dengelerde olabilecek değişiklikler önem kazanmakta. Ancak bu olgularla yatırım ortamı tanımlanabilir.

İÇ GELİŞMELER VE RİSKLER
 
Erken seçim riski var mı?
 
2006 yılına girilirken, bu yılın erken seçim yılı olabileceği görüşleri ağırlık taşıyordu. Türkiye’de dört yıllık seçimlerin gelenekselleşmiş olması, bu beklentiyi getiriyordu. Erken seçimi muhalefet isterken, Başbakan Erdoğan bunu “ülkeye ihanet” demeye kadar vardırdı. Ocak ayının son haftası “Havada seçim ve koalisyon kokusu var” diyen AB Ankara büyükelçilerinin Başbakan Erdoğan’ı kızdırması, basında geniş yer bulan haber olmuştu. İktidar ve muhalefet bu konuda kemikleşmiş durumdalar, politika kazanı fokurduyor. TOBB ve TÜSİAD gibi işadamlarının sözcü kuruluşları ise, makroekonomik veriler iyi göründüğü, geçen yıl özelleştirmeler yapıldığı için erken seçim istemediklerini söylüyorlardı, ama gelişmeler bu görüşleri beklenmedik biçimde değiştirebilir. Artık erken seçim ihtimali giderek güçleniyor.
 
İktidarların temel öğesi insandır ve iktidarlar beşer davranışının doğal sonucuyla, istikrarın sürdürülebilirliğinden önce iktidarın sürdürülebilirliği peşine düşebilirler. Bunu AK Parti iktidar için bir yargı şeklinde söylemiyoruz, bir genel kural olarak ortaya koyuyoruz. Kaldı ki, erken seçimin olması ya da olmaması için temel kural, muhalefet veya iktidarın isteklerinden çok koşulların oluşup oluşmamasıdır. Bugüne kadar Türkiye’de 4 yıllık seçimler gelenekselleşmiştir. İktidar yıpratıcı bir süreçtir. Politik gerçek, 4 yılı doldurmasına az kalan AK Parti Hükümeti’nin de yıprandığıdır. Nitekim, iktidar inişe geçmiş görünüyor.
 
2005’in Aralık ayında, yılbaşından hemen sonra hükümette bakan değişikliği olacağı söyleniyordu. Basın ve medya bunu seslendirince Başbakan değişiklik yapmaktan vazgeçiyor deniliyor, ama duayen devlet adamı Demirel tarafından dile getirilen, İngiliz başbakanlarından Gredstone tarafından söylenmiş bir söz var; “Başbakan kasap olmalıdır” diye. Başbakan Erdoğan ise, kabine içindeki, kabinesi ile partisi arasındaki görüş ayrılıklarını keserek değil, herhalde siyasi fay kırıkları oluşturmamak için uzlaştırarak gidermeye çalışıyor. Bunun nedeni, parti içinde ve parti tabanında, destek kaynakları arasında güç dengesini korumak olabilir. Ancak, böyle bir dengenin korunması, performansı ister istemez sınırlandırır, yıpranmayı hızlandırır. Maliye Bakanı hakkında üç ayda üç gensoru yüzeyde atlatılmış görünüyor, ama AK Parti’de çatlaklar oluşturmadı değil.
 
Cumhurbaşkanlığı seçimi
 
İş dünyası yeni yatırımlar için geçmiş 3-4 yılın istikrarlı oluşundan ve düzelen makroekonomik dengelerden öte, gelecek 4-5 yılın istikrarlı görünmesine önem verir. Eğer tarihlere tam uyulursa, Türkiye 2007 Milletvekili Genel Seçimleri’nden önce Cumhurbaşkanlığı seçimini yaşayacak. Cumhurbaşkanının halk tarafından değil, giderayak parlamento tarafından seçilecek olması, yeni bir istikrarsızlığa davetiye çıkarabilir. Başbakan Erdoğan ve AK Parti yönetimi Çankaya için gönüllerine uygun bir seçim yapamayacaklarını anlarlarsa, hiç kuşkusuz erken seçime “evet” diyeceklerdir. Bugün Çankaya’ya yönelik umutları nedeniyle erken seçime karşı çıktıkları görünen bir gerçek.
 
Bugünkü AK Parti’nin, geçerli oyların yüzde 34.28’ine, toplam seçmen sayısına göre seçmenin yüzde 26.1 oy desteğine dayalı iktidarı ile tüm Türkiye’nin kabul edeceği bir Cumhurbaşkanını seçmesi hukuken mümkün olsa bile, tartışmaları peşi sıra getirecektir. Bu tür tartışmalar ise hiç kuşkusuz siyasi istikrarı zayıflatır. Bazı yabancı yatırımcıların, Türkiye’nin yatırım iklimi için en az 1-2 yıl daha beklemek istemeleri boşuna değil elbette.
 
 
Başbakan Erdoğan "yok" dese de
yılın ilk çeyreği geçti, Türkiye erken seçim havası ve beklentisi içinde
 
AB müzakereleri
 
AK Parti iktidarı 3 Ekim 2005’de AB ile müzakere kapısını açarak en önemli görevini ve misyonunu tamamladı. Tarama sürecinin ardından, AB Komisyonu Şubat sonunda taraması biten konularda fiili müzakerelerin başlaması kararını aldı. Bu olumlu bir gelişme, ilk sıradaki “Bilim ve Araştırma” konusundaki müzakerelerin sorun çıkarma tehlikesi yok, ama ardından gelecek onlarca müzakere konusu öyle mi acaba? Kaldı ki, henüz müzakere heyetleri bile seçilmiş değil. İktidarın bu konuda gereksiz bir rehavet içinde olduğu, AB çevrelerinde eleştiriliyor. Sorun oluşturan konuların yaklaşan seçim sonrasına ertelenmesi istemi de yok değil gibi görünüyor.
 
Özelleştirmelerde cesaret sorunu
 
İktidarın 2006 yılında özelleştirmelerde, 2005’deki kadar cesur davranamayacağı ortaya çıktı. Bunun ilk belirtisinin enerji sektöründe görülmesi ilginç. Başbakan Erdoğan’ın elektrik dağıtım ihaleleri için, “Seçimden önce mi sonra mı yapacağımıza karar vermemiz gerekiyor” dediği basında yer aldı ve yalanlanmadı. Bu kuruluşlarda aşırı istihdamın neden olacağı işten çıkarmalar, Anadolu sermayesinin pay almasının olanaklı görülmemesi, iktidarda seçim endişesi oluşturmuş görünüyor.
 
Bu konuda hazırlanan tasarıya daha başında Devlet Bakanı Babacan’ın “memnun kaldım” demesine karşın, Başbakan Erdoğan’ın “Ben memnun kalmadım” demesi; hükümet içinde görüş ayrılığından çok, enerjide piyasa yanlısı AB görüşü ile piyasa derken devletçiliğe dönüş hevesine kapılan Ak Parti enerji yönetimi arasındaki görüş ayrılığını göstermiyor mu? Mart ayında Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Sanayi Odası’nda dağıtım özelleştirmeleri hakkında, “Biz de özelleştirme için çalışıyoruz, ama siz de daha fazla ağlayacaksınız, bunu böyle bilin demesi” AK Parti’nin piyasa ekonomisi içinde enerjide devletçilik politikasının en yetkili ağızdan itirafı mı? Bunu da yakında göreceğiz!... Dağıtım ihaleleri için gereken kanun belirsizliğe itildi. Büyük sermaye, yabancı ortaklarla dağıtım ihalelerine göz dikmişken, bu işin seçim sonrasına sarkacağını görecek  TOBB ve TÜSİAD, yine erken seçime karşı çıkacaklar mı acaba?
 
Ürkmek ya da ürkmemek, cari açıkta işte bütün mesele…
 
Son bir neden de makroekonomiden gösterelim. Hükümet giderek büyüyen cari açığı tehlike olarak görmemekte ısrarlı oldu. Ancak, cari açığın tehlikesinin sıcak para girişi ile önlendiği görülmek istenmiyor nedense. Şu anda Türkiye ekonomisinde soğurma kapasitesinin üzerinde sıcak para var ve bu YTL’nin aşırı değerlenmesine neden oluyor. TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, ithalat ile birlikte cari açığın patlayacağını söyleyerek acil önlem alınmasını istiyor ve bunda haklı. Neredeyse 23.4 milyar dolara ulaşan cari açık, siyasi istikrarda ya da dünya koşullarında ortaya çıkabilecek ani bir değişiklikle büyük sorunlar yaratabilecek bir risk. Mart ayında dışarı az bir para çıkışı borsayı sarstı. Ucuz döviz yükünü taşıyamayacak ekonomide meydana gelecek çöküntü ise başta iktidarı götürür. Yüksek cari açık ve değerli YTL, üretimi dolayısıyla büyümeyi boğabilir. Bunun için gerekli yapısal ekonomik değişiklikler, seçim öncesi başarılacak iş değil.
 
 
Gelecekte siyasette ön plana çıkması beklenen TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu,
"ithalatla birlikte cari açık patlayacak" görüşünde. GSMH hesaplarına da, "Doğru mu yanlış mı?" diye bakıyor!...
 
 
Aşağıda ekonomik irdeleme bölümünde görüleceği gibi, geçen yılın GSMH’si 360.9 milyar dolar alınsa bile, cari açığın payı yüzde 6.5 ediyor. Bilindiği gibi kritik eşik yüzde 5 olduğu için, kritik eşik aşılmış bulunuyor. Dolayısıyla, cari açık Türkiye için sorun yaratabilecek ciddi bir risk boyutunda. 23.4 milyar dolar cari açığa karşın, 52.9 milyar dolarlık döviz rezervi koruyucu engel gibi görünürse de, atalarımızın bir sözü var, “Hazıra dağ dayanmaz” diye. O cari açık bir kere ekonomiden götürmeye başlasın, arkası çorap söküğü gibi gelir ve sözde iki katlık döviz rezervinin ekonomik krizi önleyemeyeceği görülür. Neyse ki, şu anda uluslararası likidite koşullarında radikal hareketlenme yok. Gelişmiş ülkelerdeki faiz artışları rahatsız edici boyutta sermaye çıkışına neden olmuyor. Bu iyi, ama yeni sermaye girişi de fazla değil. Seçimin yaklaşması yabancı sermaye sahiplerini de bekle gör politikasına itiyor.
 
Yönetim sorunu büyüyor mu?
 
Tek parti iktidarının kendince istikrar sağlaması siyasetin doğası gereği, ama tek parti iktidarında makroekonominin temel taşı Merkez Bankası’na başkan atanamaması büyük bir siyasal boşluk. Hükümet kararnameyi hazırladı Çankaya geri gönderdi, bunda iktidarın kusuru yok ki denemez. İkinci kararnamenin sonucı bekleniyor. Merkez Bankası başkanlarının ayrılmalarından çok önce yerine kimin geleceğinin belli edilmesi sağlam ekonomiye sahip ülkelerin geleneği. Bu iş altı ay önce yapılır, Hükümet-Çankaya çekişmesi oluşmaksızın sorun çözümlenir, makroekonomik kriterlerin korunmasına özen gösterildiği (eğer gerçekten gösteriliyorsa!) ispatlanabilirdi. AB adayı ve global ekonomi yanlısı bir devlet yönetiminden de bu beklenirdi.
 
Tek parti iktidarın sağladığı siyasi istikrar önce kolay yasa çıkarmada kendini gösterir. Nitekim, şimdi yasalar kolay çıkıyor, ama çoğu kez maalesef iyi çıkmıyor. IMF, 9 Mart’ta yayınladığı, “Türkiye: Standardlar ve Kodlar, Uyum, Mali Şeffaflık Modülü” raporunda, Türkiye’de hemen her yasa için önerilen çok sayıda, sık sık ve önemli değişikliklerin, mali yönetimin kredibilitesine zarar verdiğini, ekonomik birimler için belirsiz ve risk yarattığını söylüyor. Hatta, Türkiye’nin kalıcı yasa çıkarmada yeteneksiz olduğu vurgulanıyor. Bu da parlamentoda çoğunluğu elinde tutan AK Parti’nin "siyasi istikrarı"nın işe yaramadığının bir göstergesi mi?
 
Bu arada Başbakan Erdoğan’ın sinirli davranışı, sırasında vatandaşa “lan”, Danıştay’a “efendi” diye hitap etmesi, idari yargıdan şikayeti, adli yargıya müdahale suçlamaları da Türkiye’de gerginliğe neden oluyor. Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, 7 Nisan’da Başsavcılığın 15’inci Onur Günü münasebetiyle yaptığı konuşmada iktidarı “yargıya müdahale etmek” ile suçlarken, “cüppeleri giyme zamanı geliyor” diyordu.
 
 
Çankaya’ya kim oturacak? AK Parti istediğini Çankaya’ya çıkarabilecek mi?
Erken seçim havası var da, olup olmayacağı bu soruya kilitlenmiş durumda!...
 
Uzun dönemli hesaplar tutmayabilir!...
 
Kısacası, Türkiye’de tek parti iktidarı varsa da, anketler yine AK Parti’yi önde gösterse de, yönetim sorunu olduğu bir gerçek. Bu yönetim sorunu, bugünkü parlamentonun Çankaya’ya yeni Cumhurbaşkanı seçmesi ile çözümlenebilir sanılmamalı. O zaman yönetim sorunu daha büyük boyutlarda kronikleşebilir. Çok konuşulan Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığı için duayen politikacılardan ve Başbakan Erdoğan’ın fikir danıştığı devlet adamlarından Korkut Özal, Şubat ayında bir gazeteye, “Erdoğan Köşk’e çıkmaz” başlığı altında, “Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olacağını sanmıyorum. Tavsiyem de odur. Kim partisini bırakıp Çankaya’ya çıktıysa sonu hüsran oldu. Demirel, partisini darmadağın etti. Turgut Özal’ın partisi altından gitti” diyordu.
 
Erken seçim ihanet değil, belki de çözüm!…
 
Türkiye’de erken seçimi dile getirmenin ülkeye ihanet olarak değerlendirilmesi yerine, sorunların çözümüne katkı sağlayacak bir demokratik mekanizma olarak görülmesi gerekir. Bu mekanizma iktidara sorunlar altında ezilmemesi açısından yarar sağlayabilir. Seçimin dördüncü değil, beşinci yıl sonuna bırakılması iktidarın daha çok yıpranmasına neden olacağı için muhalefetin kazançlı çıkması sürpriz olmaz. Böyle bir ortamda, ülkemize özgü bir çelişki daha yaşıyoruz. Erken seçimi istememesi gereken muhalefet isterken, seçimle kazanç sağlayabilmesi olası iktidar çekiniyor görüntüsünde. Yoksa, anketlerle yapılan nabız yoklamalarının halka açıklanan sonuçları, sabunlanmış sonuçlar mı? Türkiye, yeni siyasi oluşumlara gebe mi?
 
Erken seçim ihtimali içte ve dışta gündemden düşmeyecek!...
 
Mart’ın ilk haftasında İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times’ın Vincent Boland imzalı haber yorumunda, Türkiye piyasalarında yaşanan dalgalanmaların ağırlıklı olarak dış kaynaklı olduğunu belirtiyor, Başbakan Erdoğan’ın gergin, hükümetteki bakanların yorgun olduğu yorumunu yapıyordu. Bu yorumda, muhalefetin zayıf olmasına rağmen, hükümetin popülaritesinin gerilediği, bu gelişmenin yeni genel seçimin zamanlaması açısından Başbakan Erdoğan için ikilem yarattığı görüşü vardı. Görünen o ki, erken seçim tartışması gündemden hiç düşmeyecek. Hatta yılın ikinci yarısında tartışmanın şiddetlenmesi beklenmeli. Bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Stratejik Uluslararası Etütler Merkezi (CSIS),Genelkurmay Başkanılığı değişimine bağlı olarak Ağustos sonrasında, "Hükümet-Ordu ilişkilerinin gerginleşeceği" görüşünde. Bu arada Başbakan Erdoğan’ın da erken seçime karşı çıkar görünürken, ister istemez düşündüğü yorumu içte ve dışta geçerlilik kazanmış durumda. 
 
Erken seçimin bu yıl sonu ya da gelecek yılın ilk çeyreğinde olup olmaması, muhalefetin baskısından başka, AK Parti’nin kendi iç dinamiklerine bağlı görünüyor. AK Parti’nin içinden bugün bazı bakanlara karşı çıkmaya başlayan eleştiri sesleri, acaba yarınların yeni siyasi oluşumlarının habercisi mi? AK Parti yakın gelecekte olumsuz sürprizlerle karşılaşabilir mi? Başbakanın sinirli davranışlarının nedenini bu tür siyasi gelişme olasılıkları mı oluşturuyor yoksa? Yatırımcı işadamları gelişmelere karşı uyanık olmak zorunda. Hele iktidar ile devletin diğer kesimleri arasında gizlenemeyen çelişki ve çekişmeler varsa. Ekonomi krizlere karşı dayanıklı denilse de, siyasi gelişmelere bağlı ekonomik kriz riskini yok varsaymak doğru değil elbette.
 
Başkaldıran terör ve kaçan huzur!...
 
Türkiye için Mart sonu, Nisan başında Güneydoğu’daki, yumuşatılarak sivil itaatsizlik denilen gerçekte ise başkaldırma denemelerinden başka bir şey olmayan, İstanbul’a kadar uzanan terör eylemleri ile başlayan bölücü terörün yeni atakları büyük risk elbette. Bu olayların tekrarlanıp tekrarlanmayacağı, tekrarlanacaksa ne boyutta süreceğini kestirmek çok zor.
 
Dışarıdan destek gören bu terörün birden bire yeniden alevlenmesinin nedenini, AB uyumu için çıkarılan yasalarla tanınan yeni özgürlük ortamından çok, dış güçlerin Ortadoğu, Avrasya ve Türkiye üzerinde oynadıkları oyunda mı aramak gerekiyor acaba? Yoksa, birileri Türkiye’ye kendilerince bazı olumsuz gelişmelerin faturasını mı dayatma çabasında, diyet mi ödetmek istiyorlar? Bu olaylar içeride AK Parti iktidarının politik yanlışlarını, kararsızlığını ve bir bakıma yetersizliğini de gösteriyor.  Başbakanın kime yaptığı tartışmalı “masaya gel çağrısı” ise, iktidar ile muhalefet arasında büyük bir gerginlik oluşturdu.
 
Diyarbakır’da başlatılan, başka illere yayılan ve İstanbul’a kadar uzanan bölücü PKK’nın terör eylemleri Türkiye’de huzuru kaçırmış bulunuyor. Teröre karşı yasa eksikliğinden başta askerler yakınırken, AK Parti iktidarının yavaş davranması, komutanlara sıçratılmak istenen iddianame iftiralarının ve dedikoduların, bölücü terör eylemlerine ve onların politik sözcülerine ne denli zemin hazırladığı tartışılır.
 
Harp Akademileri Konferansı’nda 12 Nisan 2006 günü bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, “Şemdinli iddianamesiyle yargı siyasallaştırıldı. Ordumuzu yıpratma etkinlikleri, akılla ve yurtseverlik duygularıyla bağdaştırılamaz” diyordu.
 
Teröre karşı çare elbette demokratik ortamda bulunmalı. Unutulmamalıdır ki vatanın bütünlüğü, ulusun birlik ve bütünlüğü Avrupa Birliği dahil her türlü anlaşma, uluslararası taahhütler ve birlikteliklerin üzerindedir. Avrupa Birliği taahhütleri diye güven ortamını yok edici düzenleme yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu tür düzenlemeler terörle mücadeleyi zayıflatmamalı.
 
DIŞ GELİŞMELER VE RİSKLER
 
AB ve Kıbrıs riski
 
Türkiye için dış politikada risk denilince, Avrupa Birliği yanındaki konumumuzu etkileyecek Kıbrıs ortada, Kıbrıs’tan kaynaklanacak risk ihtimali, Ortadoğu’nun karşımıza çıkaracağı riskler ve onların ihtimallerinden daha az değil. Mart sonuna gelindiğinde İngiltere’nin haftalık ekonomi dergisi The Economist, “Hilal Solabilir” başlığı altında Türkiye’nin son dönemde yaşadığı politik ve ekonomik konuları tartışıyordu. Bu yazıda, “Ilımlı İslami başbakanının umursamaz politik taktiklerinin kendi yandaşları tarafından bile endişe kaynağı olmaya başladığı” söyleniyor, Başbakan’ın, “Endişelenecek bir şey görmüyorum” sözlerine karşılık, “Aslında Türkiye’de endişe verici çok konu olduğu, ekonomi üzerinde alarm çanlarının çalmaya başladığı, Avrupa Birliği ile ilişkilerin Kıbrıs’ta tatsızlaştığı” vurgulanıyordu. Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn, “Türkiye ile ilişkilerde yıl sonuna kadar Kıbrıs konusunda bir tren kazası olabileceğini” söylemişti.
 
Hamas yanlışı
 
Türkiye’nin stratejik konumu elbette avantaj, ama dünyanın riskli bölgesinde yaşamakta olduğumuz bir gerçek. Önemli olan çevremizde doğacak risklerden zarar görmemek için yalnızca korunmak değil, oluşabilecek krizlerin fırsatlarını kendi çıkarımıza değerlendirebilmek!... Bunu bugünkü iktidarın yapabildiğini söylemek mümkün olmadığı gibi, önerimiz Hamas için uygulanan politika, daha doğrusu politikasızlık ile de karıştırılmamalı. Hamas temsilcilerini Türkiye’ye davet edip parti ilişkisi görüntüsü altında Dışişleri Bakanlığı’na ödetilen otel faturası, Ortadoğu’da politika yapmak olmuyor. Ortadoğu’nun tapusu bizde gibi züğürt tesellisi ile liderliğe soyunmakla da iş bitmiyor. Türkiye eli silahlı Hamas’dan yana olamayacağından, ılımlı bakış görüntüsünün hiç verilmemesi iyi olurdu. Yapılan yanlışın dış politikada ne gibi kaybımıza karşılık geleceğine ilişkin fatura henüz önümüze konulmadıysa da ağır olacağı Nisan başında kesinleşti.
 
Aşağıda ABD ile gerginleşen ilişkiler konusunda, Hamas krizine tekrar değineceğiz. Burada ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Robert Wexler’in Nisan’ın ilk haftası Ankara ziyaretinde söylediği sözlere yer vermek istiyoruz. Wexler diyor ki, “Hamas liderinin ziyareti Washington’da Türkiye’ye tam bir güvensizlik yarattı. Artık ilişkilerimizin ne kadar iyi olduğunu değil, ne kadar gergin olduğunu soruyoruz. Stratejik ve ekonomik açıdan işbirliğimizden memnunuz, ama artık Washington’da herkes, ’Türkiye nereye gidiyor, 5-10 yıl içinde nereyi hedefliyor?’ diye soruyor. İran sorununda tam bir işbirliği içinde olmayı bekliyoruz. Türkiye katılmazsa, İran’ın nükleer programına karşı uyguladığımız politikanın başarılı olacağına inanmıyorum”.
 
 
Washington’un AK Parti iktidarına güveni kaldı mı?
 
ABD’nin kırgınlığının nedeni ve beklentileri tüm açıklığı ile ortada. Türkiye Hamas olayında da, İran olayında da ABD’nin beklediği çizgilerin dışında. İran konusunun ayrı bir özelliği var, Türkiye’nin desteği sınırlı kalabilir, ama Hamas konusunda ABD haklı. Filistin’de Hamas’ın seçim kazanması demokrasinin değil, maalesef terörün başarısı olduğundan, artacak Filistin-İsrail gerginliği çatışmaya bile dönüşebilir. Buna İran ve Suriye gerginlikleri eklenince, zaten Irak ile yangın içindeki Ortadoğu istikrardan çok uzak ve her türlü riske açık. Bunlar Türkiye’ye olacak yabancı sermaye hareketlerini etkileyecek, uygulanacak politikalara göre ekonomik avantaj veya dezavantaj sağlayabilecek konular.
 
Parçalanma sürecine giren Irak riski
 
ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ne Irak ile başladı, ama Irak olayları beklediği şekilde gelişmedi. Irak’ta pandoranın kutusu asıl şimdi açıldı ve Şii-Sünni çatışması ortaya çıktı. Irak’ta nükleer enerjide fisyon reaksiyonunu andıran parçalanma süreci başladı. Isı bilimcilerin çok yakından bildiği, enerjide yararsızlığı ifade eden entropi kavramı sosyal olaylarda da düzensizliği ifade etmek için kullanılıyor ki, biz enerji bilimci ağzıyla söyleyelim, Irak’ta entropi değişimi maksimuma doğru hızla artıyor. Yine enerji bilimci ağzıyla Irak’taki tüm gelişmeler tersinmez, yani geri dönüş olanağı yok. Kürt, Sünni ve Şii Irak toplumunu içeren, Kuzey, Orta ve Güney Irak federal devletleri oluşturmak istense bile bundan böyle bu maya tutmayacaktır.
 
The New York Times, “Irak’ta iç savaş çıkarsa, Türkiye müdahale edebilir” yorumunu yaptı. Türkiye’yi bölgesel savaşa çekmek isteyenler olacaktır, ama Türkiye kendi çıkarlarını gözeterek başka ülkelerin oyununa gelmeyecek basireti gösterebilecek uygar bir ülkedir. Beklenen böyle bir gelişme için bilinmeyenler çok. Her şeyden önce pandoranın kutusunun açılmasına neden olan ABD, önceden tasarladığı gibi Irak’tan bu yıl asker çekebilecek mi? Yeni yıla girerken bundan söz eden ABD’nin artan çatışmalarla fikir değiştirdiği söylenebilir. 19 Mart’ta ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “Çekilmek, Almanya’yı Nazilere bırakmak gibi" diyordu.
 
ABD’nin Irak’ın diğer bölgelerinden kısmen çekilse de, Kuzey Irak’tan çekilmeyeceği ve burayı kendisi için yeni bir üs haline getireceği görünen gerçek. Herhalde yenilenecek olan eski adıyla  Büyük Ortadoğu, yeni adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi için böyle bir üs gerekli. ABD’nin İran ve Suriye politikası için de bu üsse ihtiyacı var. Kuzey Irak’ın ABD’nin himayesinde kalması, Türkiye için yeni koşulları beraberinde getiriyor.
 
Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını artık yeniden gerçekçi biçimde düzenlenmeli. Kuzey Irak’taki kırmızı çizgiler siyasi açıdan silinmiş olsa da, o çizgilerin gereğini yerine getirebilmek, Türkiye’nin hassasiyetlerini ve çıkarlarını korumak için ekonomik mekanizmaların olduğu unutulmamalı. Kaldı ki, Kuzey Irak ekonomik bakımdan Türkiye ile sıkı ilişkiler içinde olma yolunda ve zorundadır. Bu ilişkiler, ABD stratejik ortaklığından yararlanılarak geliştirilmeli, ama ortaklık sürüyor mu?
 
Kuzey Irak’ta Kürt yönetimi artık bir realite. İkisi Türkiye’den sekiz yabancı şirketle anlaşan Kürtler Bağdat yönetiminden bağımsız olarak petrol aramalarına bile giriştiler. ABD himayesindeki Kuzey Irak ile ekonomik ilişkilerini geliştirecek bir diğer ülke, kuşkusuz İsrail olacaktır. Hamas olayı dışında İsrail ile zaten ılımlı ilişkileri olan Türkiye, Kuzey Irak’taki bazı ekonomik projeleri İsrail ortaklığı ile yapabilir, diğer Ortadoğu ülkelerinin katılabileceği konsorsiyumlar oluşturabilir. Ancak, İslam kardeşliği diye gereksiz Arap yandaşlığına kapılınmazsa başarılır. Riskleri fırsatlara dönüştürme arayışı pek çok seçeneği ortaya çıkarabilir de, bu isteniyor mu?
 
 
Büyük Ortadoğu Projesi’nin ön adımları. Irak’tan sonra İran ve Suriye’de askeri hareket beklentileri sürecek, 
 Dünya Enerji Merkezi kontrol altında tutulacak!...
 
İran’ın nükleer korsanlığının getirdiği risk
 
Önemli bir risk, İran’ın nükleer korsanlığı karşısında, ABD’nin İran’a karşı er geç uygulayacağı yaptırımların Türkiye’yi ne denli zora sokacağı? İran, dost bir ülke, ama tarih boyunca siyasi rekabetimizin olduğu bir ülke. Nükleer güç haline dönüşmüş bir İran bizim çıkarlarımıza karşı ve dengeleri bozucu bir durum. İran diplomatik yolla nükleer silah teknolojisi edinme gayretlerinden vazgeçirilemezse, ABD ve İsrail’in birlikte ya da tek başlarına yapacakları müdahale bölgemizde yeni bir yangının çıkmasına neden olabilir. Türkiye’nin bu konuda arabuluculuğa soyunması, hele İsrail de nükleer çalışmalar yapıyor diye emsal göstermeye kalkışması gereksiz ve yersiz. Türkiye’nin çıkarlarına da uygun değil. İran’a karşı Birleşmiş Milletler ve NATO tarafından uygulanacak askeri önlemler de Türkiye’ye olumsuz yükler getirebilir. 2006 içinde böyle bir risk var.
 
ABD’nin İran Operasyonu’nun yaz sonu ya da sonbahar başında olabileceği haberi Nisan’ın ilk haftasında basında yer aldı. ABD’de yayınlanan New Yorker dergisi, İran’ın nükleer tesislerine sığınak delen nükleer başlıklı füzeler atılmasına ilişkin hazırlıklar olduğunu, ama bu konuda Bush yönetimi ile ABD genelkurmayı arasında görüş ayrılığı bulunduğunu yazıyordu. ABD genel kurmayı nükleer silah kullanılmasına karşı çıkıyormuş. İran’ın bombalanmasının bir zincir reaksiyon şeklinde başka çatışmalara yol açmasından da korkuluyor.
 
  
 
İran Ahmedinejad ile kumar mı oynuyor? Neyin peşinde? Nükleer santral mı, atom bombası mı?
 
 
İran nükleer tesisleri ABD hava kuvvetlerininin müstakbel hedefi mi?
 
Türkiye’nin hiç bulaşmayacağı İran’ın belli yerlerinin bombalanması olayı bile, Türkiye’ye ağır ekonomik yükler getirecektir. Türkiye 2005 yılındaki 23.5 milyon ton petrol ithalatının 6.9 milyon tonla en büyük bölümünü İran’dan yapmıştır. İran, OPEC’in ikinci büyük üreticisidir. Böyle bir bombalama ile petrolün varil fiyatının 130-160 arasına, hatta 200 dolara sıçraması, İran’ın üretimini kesmesi durumunda, yüksek fiyatın kalıcılık kazanması, Türkiye’nin ikinci büyük petrol ithal kaynağı Rusya’dan başka spot piyasadan pahalı petrol alması gerekecektir. İş yalnız petrolle de bitmiyor. Artacak petrol fiyatlarının doğalgaz fiyatını artırmasından öte, İran’dan kontrata bağlı 8.6 milyar m3 gazın gelmemesi durumunda, Türkiye bu açığı da Mavi Akım hattı ile Rusya’dan kapatabilir, ama 1000 metre küp doğal gaz başına ödeyeceği fatura herhalde 350 doların üzerine çıkar. Kısacası, Türkiye ekonomisi İran macerası nedeniyle büyük yük altında kalabilir.
 
Stratejik ortağımız ABD kırgın
 
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Mart sonunda Washington’da bir grup gazeteciyle yaptığı söyleşide, “İran’da aracı olmanıza gerek yok, böyle bir rol öngörmüyoruz, Hamas’ın kabul edilmiş olmasına ve bunun yapılış biçimine derinden içerlemiş çok insan var ve Güneydoğu’da ciddi kargaşa yaşanıyor” diyordu. Mart’ın son haftası Washington’da geleneksel yıllık toplantısı yapılan Amerikan-Türk Konseyi’ne katılanlar iki ülke arasındaki ilişkilerin hiç de sıcak olmadığını, aksine soğuduğunu  gördüler. Basında yer alan şu açıklama ilginç: “Türkiye’yi iyi tanıyan bir üst düzey ABD yetkilisi, kendisini ziyarete gelen bir Türk siyasetçisine, “Bizim için Hamas ziyareti eşittir 1 Mart tezkeresinin reddi” demiş”.  Bu yıl Amerikan Türk Konseyi’nin yıllık toplantısı, AK Parti’nin ABD’deki kredisinin hızla tükendiğini gösteren bir toplantı olmuş durumda.
 
 
2006 Amerikan-Türk Konseyi toplantısı,
ABD ve Türkiye hükümetleri arasındaki gerginliği gösterdi!...
 
 
Nisan’ın ilk haftası Washington’a parti politikalarını anlatmak üzere giden Başbakan Erdoğan’ın özel asistanı AK Parti’nin MKYK Üyesi Cüneyt Zapsu ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli, ABD yetkilileri ile neredeyse kavga etmiş bulunuyorlar. Pentagon yetkilisi Richard Perle’ün başkanlığındaki toplantıda ABD’li yetkililerin, “Sizi halk ve ülke olarak sevebiliriz, ama hükümetten hükümete güven ilişkisi olmayabilir” dedikleri basında yer aldı. Nedeni de 1 Mart tezkere krizinin ardından Hamas’ın beklenmeyen ziyareti.
 
İktidardayız, başbakanı kullanın!....
 
ABD’li düşünce kuruluşu American Enterprise Institute (AEI) tarafından düzenlenen toplantıda, Zapsu ve Dişli, “ABD’ye ihtiyacımız var” derken, “AK Parti ile 6-7 yıl daha yaşamak zorundasınız. Anketlerde oyumuz yüzde 42.7. Alternatifimiz yok” diyerek, ABD’ye karşı ipleri geren gereksiz meydan okumaya kalkışmışlar. Gazete yorumlarında “Başbakanı devirmeye çalışmaktansa, onu kullanın” mesajı verildiği yazılıyor. İngilizce teyp bandının çözümü (Milliyet gazetesi 12.04.2006 tarihli nüshasından):
 
“This man is an honest man. And he has his own beliefs and he is true to his beliefs. Please try to… I’d say “exploit” is a bad word, but kullanmak or use (Zapsu, burada Türkçe kullanmak sözcüğünü telaffuz ediyor ve İngilizce nasıl denir anlamında dinleyicilere bakıyor ve bir Türk dinleyicinin hatırlatması üzerine sözlerine devam ediyor) take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use…  Here and in Europe you should take advantage of that. His is my offer…
 
Türkçe çevirisi şöyle: Bu adam dürüst bir adam. Kendi inançlarına sahip ve inançlarında samimi. Lütfen şunu yapmaya çalışın… “Sömürmek” kötü bir kelime, ama kullanmak… Bu adamdan yararlanın. Çünkü bu kişinin çok itibarı var, hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında, hem de batı tipi demokrasiye inanıyor. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağıya koymak yerine onu kullanın… Burada ve Avrupa’da bundan yararlanmalısınız. Teklifim budur.”
 
Bu öyle bir teklif ki, hem “devirmeye çalışmak” ifadesiyle ABD’ye suçlamayla hakarette bulunuluyor, hem de “kullanmak” kelimesi ile Türkiye’nin itibarı zedeleniyor. Müslüman alemdeki itibar deyimiyle de Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgisi laiklik ilkesi yok varsayılıyor. AK Parti iktidarı adına şansız bir temas. Teslimiyetçi anlayışla da milliyetçilik adına da üzücü. “İşadamından diplomat olamayacağı için bu hata yapıldı” demekle sorun çözülmez. Yapılan zaten gereksiz temas. ABD ile ilişkileri yumuşatmaz, hatta gerginleştirir bile.
 
Elbette ABD, Türkiye’deki demokrasiye ve Türk halkının seçim iradesine, sandıktan çıkacak iktidara saygılıdır, ama 2007’de o sandıktan ne çıkacağı henüz belli olmaz ABD’nin Hollywood filmlerindeki senaryolarla iktidar değişikliği için oyun oynamasını kimse beklememeli ve endişe duymamalı, çünkü iktidarı zayıflatan ABD değil, iktidarın kendi politikaları ve kendi yanlışları. Ancak, ABD’nin de sabırlı davransa bile, kendisine karşı meydan okumalara sırası gelince cevap vereceğinden kuşku duyulmamalı. Bu cevap borsada olabilir, bu cevap dış ticaret açığı büyüyen Türkiye’nin döviz hesaplarında olabilir! Sıcak para girişi kesilebilir ve işte o zaman önemsenmeyen cari açığın ne denli büyük bir risk olduğu ortaya çıkar. O cari açık, sıcak para gelişi kesilirse, Titanic’i batıran aysberg gibi ekonomiyi yıkıcı etki yapar ki, iktidar nasıl dayanır? Asıl endişe ve risk burada.
 
ABD, Türkiye’yi çok rahat ekonomik krize sokabilecek iken, sözde meydan okuma gibi gösterişle ucuz kahramanlığa soyunmak, Ortadoğu’nun radikal İslamcı yönetimlerinden şak şak almak, bir miktar parti tabanına seslenmek, AK Parti’nin hedeflerine ve ütopik çıkarlarına uygun olsa da, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun olmadığı açık. Kaldı ki, “Başbakanı kullanın – (İngilizce ‘use’ kelimesi ile) ” diye sonuca bağlama meydan okumayı silip götürüyor ve teslimiyetçiliği getiriyor. Kullanma tabiri AK Parti’yi de germiş durumda. Yukarıda açıklanan sözleri kabul edemeyen, onur zedeleyici bulan AK Parti’nin milletvekillerine, sert çıkış gösteren muhalefete Türkiye’nin onuru adına katılmamak mümkün değil. ABD ile gerginleşen ilişkiler karşılıklı diyalog ve yeniden sağlanacak güven ortamıyla yumuşatılmalı da, bunu AK Parti iktidarının başarması olanaksız görünüyor.
 
MAKROEKONOMİK İNDİKATÖRLER
 
GSMH artışı gerçekte ne kadar?
 
2005 yılında yüzde 4 kadar büyüdüğü söylenilen dünya ekonomisinin, 2006 ve sonrasında yüzde 3 kadar büyüyebileceği tahmin ediliyor. 2001 ekonomik krizinden bu yana ekonomik büyümesini dört yıl peş peşe sürdüren Türkiye, GSMH’sini 2002’de yüzde 7.9, 2003’de yüzde 5.9, 2004’de yüzde 9.9 yükseltmişti. Yılbaşı sonrası tahminlere göre 2005’de GSMH’sini yüzde 5.2 artırarak 357.7 milyar dolara çıkardığı, 2005 yılında dünyanın 19’uncu büyük ekonomisi haline geldiği söyleniyordu. 2006’da GSMH’sini 380.6 milyar dolara çıkararak 17’nci sıraya oturması bekleniyordu.
 
Mart sonunda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), yani eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından 2005’in kesin rakamları açıklanınca, 2005’de yüzde 7.6 büyümeyle ve cari fiyatlarla 360.9 milyar dolarlık GSMH’si olan bir ekonomi haline gelindiği iddia olundu. Şimdiye kadar tahminlerin böylesine saptığı görülmemişti. Reuters’in 19 banka ve aracı kurum ekonomistleri arasında düzenlediği ankette GSMH tahmini için yüzde 5.7 rakamı ortaya çıkmıştı, ama yüzde 7.6’yı DPT dahil düşünen kişi ve kuruluş yoktu. Üstelik bu yüksek rakam TÜİK’in yaptığı revizyondan ortaya çıkmıştı. Hem tarımda ve hem de sanayide yüksek revizyon etkisi vardı. Dolayısıyla, artık ortada bilimsel boyutuyla araştırılması gereken kuşku yaratıcı bir sorun var.
 
Türkiye’nin GSMH’si ne kadar? TEFE, TÜFE, ÜFE hesabı saptırdı mı acaba?
 
Aslında bu öngörülmeyen büyüme dikkat edilirse cari fiyatlarla verilen değer. Hatayı sabit fiyatlarla zaman dizisi içinde görmek mümkün olabilir. Cari fiyatlarla hesaplanan büyüme ya da GSMH ve GSYİH değerleri, ekonomistlerin çok iyi bildiği gibi, deflatör çarpanı ile sabit fiyatlara indirgenir. Deflatör olması gerekenden küçük hesaplanmış olabilir. Bunun nedenini de TEFE yerine konulan ÜFE fiyat endekslerinde aramak gerekir.
 
Ekonomist Prof. Dr. Ege Cansen, bunu hesaplamış, TEFE, TÜFE ve ÜFE deki değişmeleri analiz ederek, 2004 yılında kullanılan deflatörün yüzde 9.5 olduğuna göre, 2005 deflatörünün yüzde 7.8 olması gerektiğini iddia ederek, sabit fiyatlarla 2005’deki büyümenin yüzde 5.2 gibi beklenen düzeyde olduğunu açıklamış bulunuyor. Burada bilimcilerin bir esprisini dile getirelim. İstatistik için sırasında bilimsel aldatma için de kullanılabilecek bilgilerin üretilmesine yarayan bilim dalı denilebilir. Önemli olan bilimi çarpıtmamak, rakamların insanları yanıltmasına izin vermemektir, bilim adamı hüviyeti kazananlar bunun için meslek yemini ederler.
 
 
DİE adı değişip TÜİK olunca şaşırtmıştı,
ama asıl şaşkınlık 2005 GSMH hesaplarında oldu!...
 
 
İstatistik çarpıtılırsa yatırımcı kime güvenebilir?
 
Büyüme oranlarının abartılı olduğuna ilişkin eleştirileri değerlendiren TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, 3 Nisan’da basına yaptığı açıklamada, geçen senelerdeki revizyonları incelettirdiğini, daha önceki revizyonların bu boyutta olmadığını gördüklerini söylüyordu. Hisarcıklıoğlu, “Türkiye’de bu tip oyunlar oynanırsa, diyelim ki rakamları değiştirmeye yönelik çalışmalar yapılırsa, o zaman inandırıcılığımızı kaybederiz. Sadece kurum olarak değil, Türkiye olarak bu iyi olmaz. Ben tahmin etmiyorum böyle bir şey olacağını. İlk defa bu kadar revizyonun yapıldığı bir yıldayız. Doğru mu yanlış mı? Benim bir şey söylemem mümkün değil”. Hisarcıklıoğlu, bu açıklamasıyla bir şey değil, aslında çok şey söylüyor, Başbakanlığa bağlı TÜİK’in verilerine duyulan kuşkuyu çok somut biçimde dile getiriyor. Eğer bu kuşku doğru çıkar, yarın TÜİK rakamlarının yanlışlığı ortaya konursa, yatırımcı kime güvenerek yatırım yapacak?
 
Revizyon sonrasında GSYİH’deki büyümenin birinci dönemde yüzde 6.6, ikinci dönemde yüzde 5.5, üçüncü dönemde yüzde 7.7 ve sıçrayarak dördüncü dönemde yüzde 9.5 olduğu, yıllık yüzde 7.4’e ulaştığı görülüyor. Gerçi makro ekonomik veriler büyümenin yüzde 5’den aşkın, yüzde 6.5’e yakın olabileceğini göstermiyor değildi. Aradaki fark revizyonun payı. Büyük yükseliş ikinci yarıda olmuş. Hata olmadığını varsayarsak, bunu neyin tetiklediği tartışılır elbette.
 
Borçlanmaya dayalı büyümenin açığı
 
Sektörler bazında bakıldığında tarımın yüzde 5.6, sanayinin yüzde 6.5, inşaatın yüzde 21.5, ulaştırmanın yüzde 8.8 ve ticaretin yüzde 7.4 büyüdüğü, finans sektöründe ise yüzde 0.2’lik küçülme olduğu görülüyor. Yüksek büyümeyi inşaat sektörünün çektiği görülüyor ki, yıl içinde de belliydi. Harcamalar yönünden bakıldığında özel tüketimin de büyük katkı yaptığı görülüyor. Çünkü, kamu tüketimi ve kamu yatırımlarının katkısı neredeyse yok denecek kadar az. Dış ticaret açığının büyüme üzerinde olumsuz etkisi var. Ancak, bu büyüme borçlanmaya dayalı bir büyümedir ve 2005 yılında Türkiye’ye giren 44 milyar dolar dış kaynağın eseridir. Unutulmamalı ki, ekonomi büyüdükçe aynı hızda büyüme daha fazla dış borçlanmayı gerektirecek.
 
2002 yılında bir milyar dış borçlanmanın ortalama 28 milyar dolar GSMH yaratmasına karşın, 2005 yılında bir milyar dolarlık dış borçlanmanın yarattığı GSMH 12 milyar dolar düzeyine düşmüş. Bu durumda Türkiye’de ekonomik büyümenin gelecekte izleyeceği yolu kestirmek çok zor ve risk büyük. Ekonominin kırılganlığı bunu gösteriyor zaten. Ekonomik büyüme dış borçlanmaya çok sıkı bağlı. Bu durumda büyüme ansızın kesilebilir ya da yaylanmışçasına fırlayabilir. Bu da iç ve dış siyasi gelişmelerle bağlantılı, ama yabancı para ile fırlaması bundan böyle mucize olur ki beklenmemeli. Kaldı ki, 2006 yılında uluslararası likidite aynı bollukta devam etmeyecek görünüyor. Yani, cari açığı sıcak para ile finanse etmek zorlaşacak.
 
 
Borçla büyüyen ekonomi her yıl daha fazla dış para gerektiriyor
 
Devlet Bakanı Ali Babacan, tartışılan cari açık konusunda, “Onlarca yıl sürdürülemez, ama 5-7 yıl daha cari açığımız yüksek sürecek diyor. Babacan, cari işlemler açığında sadece 7 milyar doların enerji (petrol ve doğalgaz) fiyatlarındaki artıştan kaynaklandığını söylerken, makine ithalatının da 20 milyar doları aştığını hatırlatıyor. Cari açık riskinin büyük olmadığını, döviz fiyatlarının artmamasının gösterdiğini belirtiyor.  Babacan’ın bir iddiası da AB’nin ekonomik kriterleri olan Maastrich kriterlerinin 2006-2007 yıllarında yakalanabileceği.
 
Türkiye’de cari açık rekora doymuyor. 2006 Şubat’ta 3.4 milyar dolar ile yeni bir rekor kırdı. Bir yıllık cari açık 25.3 milyar dolarla zirve yaptı. TÜSİAD Eski Başkanı Tuncay Özilhan, 11 Nisan’da basında yer alan demecinde, gittikçe biriken yüksek bir cari açığın, önemli oranda yüksek para girişi gerektirdiğini ve bunun gelecekte sorun yaratacağını belirterek, “Böyle uzun müddet sürdürülebilir bir yapı olmaz. Bu fay kırıldığı zaman çok tahribat olur” diyordu.
 
Türkiye’nin ekonomik konumu
 
Yılbaşı sonrası Türkiye 2005 yılında cari kurla 343.6 milyar dolar olarak rapor edilen GSYİH ile OECD ülkeleri arasında 16’ncı sırada yer alıyordu. Mart sonunda yapılan açıklamada GSYİH 361.5 milyar dolar oldu, ama bu sıralamada yeri değişmedi. Net dış alem faktör gelirleri bu dönem eksi gerçekleştiğinden GSMH toplamı, GSYİH’nin altında kalıyor. Ekonomik kriz yıllarında 20’nci sıraya gerileyen Türkiye şimdi Polonya, İsveç, Norveç ve Avusturya gibi ülkeleri geçmiş durumda. OECD ortalamasına göre hızla büyüyen Türkiye ekonomisi, bu yıl 2006 programı verilerine göre 382 milyar dolarlık GSYİH düzeyine ulaşacak. Bu rakamla Belçika ve İsviçre’yi de geçmesi bekleniyor. Böylece, bu yıl 13’üncü sıraya yerleşmesi beklenen Türkiye’nin önündeki ülke Hollanda olacak.
 
TÜİK’in son açıklamasına göre cari fiyatlarla 2005 yılında kişi başına GSMH 5008 dolar, kişi başına GSYİH da 5016 dolar. IMF’ye göre satın alma gücü paritesi (ppp) ile Türkiye 2006 yılında 611.6 milyar dolarlık ekonomiye sahip olacak. Böylece satın alma gücü paritesi ile kişi başına düşen gelir 8393 dolara ulaşabilecek.  2002 yılında bu değer 6737 dolardı. Bu değerin ABD’de 43 bin, İspanya’da 26 bin, Tayland’da 9 bin olduğunu, Türkiye’nin İran’ın altında, ama Çin’in üzerinde yer aldığını vurgulayalım. Paranın satın alma gücü paritesi bakımından dünyanın iki düzine (24) ülkesine baktığınız zaman Türkiye ancak 21’inci sırada yer alabiliyor.
 
Büyüme hızı yeterli mi?
 
Bir gerçeği de vurgulayalım; Türkiye büyük bir ekonomi ve gelecek vaat eden bir ülke olsa da, yılda yüzde 5 büyümeyle Batı Avrupa’yı yakalaması olanaksız. Çünkü, yüzde 5 büyüme hızıyla AB’nin refah düzeyine ancak 45 yılda ulaşabileceği ortada. Planlı kalkınma dönemlerinde sözü edilen yüzde 7’lik büyüme hızıyla, o da aksaksız giderse AB refah düzeyini 2029’da yakalayabilir. Türkiye’nin büyüme hızını yüzde 7’nin üstünde tutması önemli. Türkiye’nin dinamikleri, bunu strateji ve planlamaları aşarak, sorun çıkarmadan başarabiliyor mu acaba? Geçen yıl için hiç beklenmezken yüzde 7.6’lık büyüme sağlamış olması bunun kanıtı mı?
 
2005 Aralık-2006 Şubat dönemine ilişkin analizler ise, büyümenin yavaşladığını gösteriyor. Ham petrol hariç, ara malları ithalatının ortaya koyduğu sonuç bu!  Bir başka olumsuz sonuç daha var ki, iç talep genişlemesi sanayi üretiminden çok, hizmetler sektörüne kaymış durumda. Eğer inşaat sektörü geçen yılki hızını korursa, bu yıl sanayi üretiminde daralma bile görülmesi bekleniyor.
 
IMF, Türkiye’nin Doğu Asya ülkeleri gibi büyüyebileceği görüşünde. Yıl başında IMF’e sunulan ve Türkiye dışındaki yabancı kuruluşlarca hazırlanan raporlardan çıkan bir olgu bu. Bu görüşü paylaşan önemli bir çalışma da Şubat ayında ortaya  çıkan ABD’li araştırma ve denetim şirketi Price Water House’un raporu. Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Endonezya, Meksika ve Türkiye’nin oluşturduğu E7 ülkeleri (emerging economies - gelişmekte olan ekonomiler arasından sıyrılıp su üstüne çıkmış ekonomiler), bugünün gelişmiş sanayi ülkeleri G7’leri geçip 2050’li yıllarda dünya ekonomisinin liderleri olacağı. Kısacası Türkiye artık umut veren bir ekonomi, ama şu andaki düzeyimizi iyi anlamalı hedefleri ona göre seçmeliyiz.
 
Sermaye birikimi
 
Türkiye’nin artan kredibilitesinin yanısıra sermaye birikiminin de yeterli olduğu görülüyor. Forbes dergisinin geleneksel zenginler listesine dolar milyarderi olarak bu yıl 21 değerli Türk işadamının girmiş olması, sermaye birikiminin geliştiğini açıkça ifade ediyor. Dolar milyarderleri sıralamasında Türkiye sekizinci sırada yer alıyor. Türkiye’nin üzerinde Kanada var, ama Fransa, İtalya, İspanya, İsveç, Brezilya, Çin ve Suudi Arabistan’ı milyarder sayısı ile geçmiş durumda. Avrupa’da Almanya, Rusya ve İngiltere dışında en fazla milyarderi olan ülke.
 
Martın sonunda Forbes’in Global 2000 listesi, yani 2005 yılında dünyanın en önde gelen 2000 şirketi açıklandı. Devler listesine 14 Türk şirketi girmeyi başarmıştı. Enerji yatırımları ile ilgili kuruluşlardan Sabancı Holding 523’üncü, Koç Holding 654’üncü, TÜPRAŞ 1049’uncu, Doğan Holding 1258’inci, Petrol Ofisi 1657’nci ve ENKA Holding 1812’nci sıraya yerleşmişlerdi.
 
 
Artık Forbes’de adı geçen milyarderlerimiz
ve önde gelen şirketlerimiz var
 
Yabancı sermaye girişi
 
2005 yılında Türkiye’ye 46 milyar dolar döviz girdi. Buna sermaye girişi diyenler de var, ama bizce yerinde bir tabir değil. Çünkü, bu paranın 22.8 milyar doları ile döviz gelir gideri arasındaki açık, yani cari açık karşılandı. Bu paranın dağılımına bakarsak, doğrudan yatırıma giden 9.7 milyar dolar, 14.7 milyar dolar da portföy yatırımlarına gitmiş. Doğrudan yatırıma giden döviz 2004 yılında 2.8 milyar dolar olduğu için yüzde 240’lık artış var. Nakit sermaye girişinin yüzde 57’si AB kaynaklı. 2005 yılında 2825 yabancı sermayeli yeni şirket kurulmuş. Bu şirketlerin 2045 tanesi ile Almanya’dan gelen sermaye başı çekiyor.
 
Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED) Başkanı Şaban Erdikler, doğrudan yatırıma giden döviz için, “Sevinmeyi bırakalım, 9.7 milyar dolar bize yetmez” diyor. YASED üyelerinin yüzde 73’ü yabancı yatırımlar için ortamın daha iyiye gideceğini düşünürken, yüzde 27’si ortamın değişmeyeceği görüşünde. YASED’in üyeleri arasında yaptığı, YASED Barometresi anketine göre, yabancı yatırımlar önündeki üç temel engel; yüzde 75’lik oranla yasal çerçeve, yüzde 61 ile kayıt dışı ekonomi ve yüzde 47 ile bürokratik engeller olarak sıralanıyor.
 
Değerli YTL ve düşük döviz fiyatı sorunu
 
Bu arada 2004’te Türkiye ekonomisi için felaket senaryosu çizen ve görüşleri doğru çıkmayan The Ecomist’in yan kuruluşu EIU (Economist Intelligence Unit), yılın ilk günlerinde bir-birbuçık yıl içinde YTL’nin önemli değer kaybına uğrayacağı tahmininde bulunuyordu, ama makroekonomik göstergeler iyi gittiğinden, YTL’de değer kaybı beklenmesi doğru değildi.
 
Geçtiğimiz Mart ayının ilk haftasında, 2001 ekonomik krizinden Türkiye’yi çıkaran eski devlet bakanlarından ve bugün için BM Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş’in, ansızın Türkiye’ye davet edilmesi, “Lira çok değerli müdahale şart” diyen çıkışı para politikasının bir kez daha tartışılmasına neden oldu. Derviş, milli gelirin yüzde 6-7’sine ulaşan cari açığın rahatsızlık yaratabilecek boyuta ulaştığını iddia ediyordu. Dövizdeki düşüş sürebilir mi tartışmaları ile birlikte, dövizin nasıl yükseltilebileceğine ilişkin reçeteler ortaya konuldu. Derviş, Hazine’nin kurun değerini yükseltmek için döviz cinsi borçlarının tümünü birden ödemesini öneriyordu. Ancak, ABD’de faiz politikasında değişiklik yapılması söz konusu iken, böyle bir politikanın riskli olacağı ortadaydı.
 
Hazine’nin dış borçlarını ödemesi, kamunun yeni döviz talebine neden olacak, Merkez Bankası bunun YTL karşılığını piyasadan bulmak için faizleri artırmak zorunda kalır ki, bu da sırtı yere gelmiş enflasyona kalp masajı yapmaya benzer. Bir de kamunun dış borç sepetine bakacak olursak, yalnızca 2.9 milyar doları kısa vadeli iken, 68.7 milyar doları orta ve uzun vadeli. Kalan 13.4 milyar doları da Dresdner hesaplarından oluşan Merkez Bankası borçları. IMF’ye olan borçlar oldukça ucuz krediler. Türk Hazine’sinin tercihi ise, Latin Amerika ülkeleri gibi rezervleri kullanılarak tahvillerin geri alınması yerine, ortamın elverişliliğinden yararlanıp tahvil borçlarının vadesini uzatmak Bizce doğru olan da bu. Döviz rezervlerine Merkez Bankası’nın bastığı paranın karşılığı olarak görmek, fiyat istikrarının sağlanması ve korunması açısından önemli. Dolayısıyla, döviz rezervlerine gelecekteki fiyat istikrarının güvencesi olarak bakmak gerekir.
 
Zikrinin ne olduğu tam anlaşılamayan Derviş’e gerçekçi yanıt Devlet Bakanı Ali Babacan’dan gelmekte gecikmedi. Babacan, “Kimin eli taşın altındaysa kararı o verir” dedi ve para politikalarından zerre taviz olmayacağını tekrarlarken, şunları söyledi: “Bir yandan enflasyonu düşürmek gerekiyor derken, bir yandan ne bütçe disiplininden, ne de para politikalarından taviz veremezsiniz. Bir yandan serbest kur rejimi var derken, bir yandan müdahale önerilerinde bulunamazsınız”. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink, Türkiye’de cari açığın dikkat edilmesi gereken bir konu olduğunu, finanse edebileceği kaynaklar düşünüldüğünde konuyla ilgili alarm vermenin gerekli olmadığını söylüyordu. Vorkink’in Derviş’ten bir hafta önce, “Dalgalı kuru sürdürmeniz gerekir” demeci vardı. Rekabet ortamının oluşması için olduğu kadar, bugünkü yüksek oranlı ithalatın lüks mallardan çok üretime yönelik olduğu da göz önüne alınırsa, gelecekte ihracatın artması dalgalı kurun korunmasını gerektiriyor.
 
Ancak, Derviş’in mesajı piyasaları olumsuz etkilemedi değil. Üç günde borsada deprem yaşandı ve İMKB’nin piyasa değeri 198 milyar dolardan 173 milyar dolara indi. Bu da borsanın kırılganlığını, spekülasyon ve operasyonlara açık olduğunu gösteriyor. Martın ilk haftasında Financial Times’ın Vincent Boland imzalı haber yorumuna göre, içte hisse senetleri fiyatlarının yüzde 8 düşmesi gibi olumsuz gelişmelere, yabancı yatırımcının güvenindeki değişim eklenirse, Türkiye önümüzdeki aylarda engebeli bir yola girebilir.
 
Martın ortasında Avrupa Yatırım Bankası Başkan Yardımcısı Wolfgang Roth bir Türk gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’nin en önemli sorunlarını cari açık, YTL’nin aşırı değerli oluşu, bölgelerarası gelir eşitsizliği ve istihdam olarak sıralıyordu. Roth, “YTL fazla değerli, bunun Türk ekonomisine yardımcı olduğunu düşünmüyorum. Cari açık göze batıyor. Burada büyük bir dengesizlik var. Çünkü, ihracattaki artış yeterince hızlı olmadı” diyordu.
 
Bu arada ABD’nin başını çektiği faiz artırım hareketi de bazı büyük fonların gelişmekte olan ülkelerden kaçmasına neden olurken, Türkiye de bundan nasibini aldı. Mart ayında İMKB yüzde 12 düştü, dolar bir ayda yüzde 4.8 değer kazandı, Mart sonunda dolar 1.36 YTL’ye, faiz yüzde 14’e demir attı. Yine de dolardaki artış sınırlı kaldı. Serbest kur rejimi yararını kanıtlıyordu. Korkulan olmadı, bankalar ve Merkez Bankası arasında dolaşan 13.5 milyar YTL gecelik faizi terk edip dövize gitmedi. Gitmiş olsaydı döviz çok daha hızla yükselecek, dövize hücum başlayarak fiyatlar çıldıracaktı. Ancak, dövizin düşük fiyatından, YTL’nin yüksek değerinden şikayetler bir gerçek. Dolayısıyla dolar fiyatının bir miktar yükselmesi normal görülmelidir ve gereklidir de. Ancak, bunun yavaş yavaş hazmedilebilir şekilde, makul bir sınıra ulaşması biçiminde olması gerekir.
 
Mart’ın sonunda Türkiye’ye IMF’den uyarı vardı!... IMF’in en yetkili ismi Başkan Rodrigo Rato, Meksika’da bir Bankacılık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Türkiye’nin makroekonomik kredibilitesini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu söyleyerek vergi indirimleri ve kamu harcamalarını artırmanın, Türkiye’nin kamu borçlarının azaltılması için bir yol olmadığını söyleyerek, hükümeti eleştirdi. Rato, Türkiye ekonomisinin kırılganlığının sürdüğü kanısında. Üstelik sürdürülebilir büyüme için çok güçlü faiz dışı fazla oluşması gereğine dikkat çekiyor. Kısacası, iktidarın son dönemde görülen popülist politikalarını KDV indirimi ve emeklilere zam vs. gibi uygulamalarını eleştiriyor. Popülist politikalar seçim öncesi iktidarların mekanizmaları olduğundan, acaba Başbakan Erdoğan tarihini kendi belirleyeceği bir erken seçim için kendisine uygun zemin mi hazırlıyor? Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.
 
 
IMF Başkanı Rodrigo Rato: Türkiye makroekonomik kredibilitesini kaybedebilir!...
 
AB ve Türkiye
 
Dünya Bankası Baş ekonomisti Aristomene Varoudakis, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girecek aşamaya geldiğinde, başta Romanya ve Bulgaristan olmak üzere bir çok Avrupa Birliği ülkesinden çok daha iyi ekonomik gelişmişliğe sahip olacağını söylüyor ve Türkiye’nin umut bağlanan potansiyeline dikkat çekiyor. Yine de Varoudakis, sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin sağlanması, istihdamı artırma ve sürdürülebilir cari işlemler açığı gibi konuların Türk ekonomisinin zayıf halkaları olduğu görüşünde. Sürdürülebilir büyüme için cari işlemler açığının kontrol altına alınmasını öneriyor.
 
Türkiye, AB’ye tam üye olarak girme aşamasına gelebilecek mi? Türkiye’de buna inananlar geçen yıla göre azalmaya başladı. Başta hükümet de AB işlerinde savsaklama demesek bile rehavet içinde. Hatta Ankara’nın , AB ile mali işbirliği konusundaki rehavati pahalıya mal olacak görünüyor. 2002 yılından beri mali işbirliğini geliştirmek için talep edilen adımlar atılmıyor veya atılamıyor. Bu nedenle 2005 yılına ait ve Türkiye’ye kullandırılması öngörülen bir milyar Euro tutarındaki para AB kasasına geri dönüyor. AB Komisyonu’nun, Nisan’ın son haftası Ankara’da yapılması beklenen AB-Türkiye ortak Denetleme Komitesi Toplantısı’nda mali işbirliğini dondurmaya yönelik tavrını açıklaması bekleniyor.
 
ELEKTRİK ENERJİSİ SEKTÖRÜ NE DURUMDA?
 
Piyasanın büyüklüğü
 
2005 yılında 162.1 milyar kWh elektrik üreten ve fiili tüketimi 160.3 milyar kWh olan Türkiye’nin (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=istatistikler&ID=12) , 2006 yılında 173.1 milyar kWh elektrik üretmesi programlanmış durumda, fiili tüketimin 171.4 milyar kWh olması beklenmekte (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=istatistikler&ID=43). Elektrik piyasası, toplam ticaret hacmi 10 milyar dolarlık bir piyasa. Türkiye’nin kurulu gücü 2006 Mart ayında 38902 MW’a ulaşmış bulunuyor. 12 Şubat günü 1440 MW’lık Afşin-Elbistan B’nin açılmasıyla  kamunun sisteme ekleyeceği yeni kurulu güç kalmamış oldu. AK Parti’nin açılışını yaptığı tüm kamu santralları, önceki iktidarlar tarafından başlanan temeli atılmış projelerdi.
 
Serbest piyasa sınırlı kalıyor!...
 
Bundan sonra yeni güç eklenmesini elektrik piyasasından özel sektörden beklemek gerekiyor da, piyasa bir türlü istenilen işlerliğe kavuşturulmadığından, yatırımcıların bırakın desteklenmesini, yapılan piyasa edebiyatına karşın özel sektöre kuşkuyla yaklaşıldığından, piyasanın yatırımları yeterince canlanmış değil. EPDK tarafından açıklanan ilerleme raporunda lisans verilen 154 projenin durumu sergileniyor. Bu santral projelerinin toplam gücü 7237.3 MW. Ancak, yüzde 20 üzerinde ilerleme göstermiş santral proje sayısı 34 tane ve bunların güçleri toplamı 1684.7 MW. 34 projenin kaynaklara göre dağılımına gelince; 3 adet biogaz  (çöpgazı) projesi (16.3 MW), 15 adet doğalgaz projesi (1240.5 MW), 2 adet fuel oil projesi (170 MW), 10 adet hidroelektrik proje (180.4 MW), bir adet jeotermal proje (6.9 MW), 3 adet rüzgâr projesi (70.5 MW) bulunuyor (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=istatistikler&ID=45).
 
Elektrik piyasamız, gelişmesi engellendiği için maalesef bugün yeterli düzeye ulaşamadı. Şu andaki kurulu gücün 18802 MW’ı EÜAŞ’ın, 2154 MW’ı da EÜAŞ’a bağlı ortaklık santrallarının elinde. Yani kurulu gücün yüzde 53.8’i kamuya ait. Buna özelleştirme kapsamında, ama henüz özelleştirilmemiş 1680 MW’ı eklerseniz, kamunun payı 58.1’e yükseliyor. Kamunun üretimlerini almak zorunda olduğu; işletme hakkı devredilen 650 MW, yap-işlet santralları 6102 MW, yap-işlet-devret santralları 2449 MW ise piyasada serbest rekabet dışında kalan bağlı santrallar. Bunların güçleri toplamı 9201 MW ve bağlı santralların payı da yüzde 23.6 ediyor. 722 MW’lık mobil santralları eklerseniz, kurulu gücün yüze 83.7’si rekabet dışı piyasa için üretim yapıyor ki, buna bağlı piyasa da diyebiliriz. Serbest rekabet ortamında üretim yapan serbest üretim şirketlerinin kurulu gücü 2294 MW, otoprodüktör santralların kurulu gücü 4049 MW. Yani rekabet için üretim yapan santralların kurulu güç payı, toplam kurulu gücün yüzde 16.3’ü kadar.
 
Türkiye’de serbest elektrik piyasası, serbest üretim şirketleri ve otoprodüktörlerden oluşuyor
 
 
Serbest piyasanın büyüklüğüne kurulu gücün yanısıra, bir de üretim potansiyeli bakımından bakmak gerekir. Bu yıl Türkiye’de üretilecek olan 173.1 milyar kWh elektriğin 65.9 milyar kWh’i EÜAŞ’nin, 5.8 milyar kWh’i EÜAŞ’ye bağlı ortaklık santrallarının, 7.3 milyar kWh’i özelleştirme kapsamında olup da özelleştirilmeyen santralların,  0.4 milyar kWh’i mobil santralların, 4.3 milyar kWh’i işletme hakkı devri santrallarının, 14.7 milyar kWh’i yap-işlet-devret santrallarının, 41.2 milyar kWh’i de yap-işlet santrallarının üretimi olacak biçimde programlanmış. Kısacası, 139.6 milyar kWh üretim, rekabet dışı piyasanın üretimi olacak ki, toplamın yüzde 80.6’sı kamu elektriği ve kamunun almak zorunda olduğu elektrik. Serbest üretim şirketlerinin üretimlerinin 14.5 milyar kWh, otoprodüktörlerin üretimleri de 19.1 milyar kWh olarak programlanmış.
 
Türkiye’nin altı yılda oluşturabildiği serbest piyasa payı, kurulu güç bazında otoprodüktörler hariç yüzde 6, otoprodüktörler ile yüzde 16 kadar. Üretim bazında ise otoprodüktörler hariç yüzde 8, otoprodüktörler ile yüzde 19 kadar. Bu altı yılın dört yılının, programında enerjide serbest piyasa yanlısı olduğu açıklamasına rağmen, kamu kuruluşlarını koruma ve güçlendirme sevdasından vazgeçmeyen AK Parti iktidarı döneminde geçtiği de unutulmamalı.
 
Elektrik açığı kapımızda
 
2008 yılında Türkiye’nin elektrik talebi 200 milyar kWh düzeyine ulaşıyor, 2010 yılında da 240 milyar kWh düzeyine yaklaşabilecek. 2008 yılı için 44855 MW, 2010 yılı için 48000 MW düzeyinde kurulu güce gerek var. DPT 2008 yılından itibaren kurulu güç yetersizliği ile enerji açığı bekliyor. Bunun nedeni de piyasa koşullarında yatırımların istenilen boyutta ilerleme kaydedememiş olması. Ancak, yatırımların gelişmemesinin sorumlusu özel sektör değil elbette. Bunun nedeni piyasa ekonomisine karşıt politikaların uygulanmak istenmesi. Kapıya dayanan elektrik darboğazı görünüyor (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=haberler&ID=34). 
 
Bu arada artan doğalgaz fiyatlarına karşın, elektrik fiyatlarının baskı altında tutulması nedeniyle, otoprodüktörlerin üretimlerini durdurmaya başladıkları gözlenmekte, bu da 2008’e gitmeden, bu yıl elektrik açığı yaratacak. Doğalgaz otoprodüktörleri üretimi elektrik fiyatında yakıtın payı yüzde 51.3’den yüzde 63’e sıçrayınca, üyemiz AK Enerjinin Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ömer Dinçkök, “Enerjimiz tükenmek üzere” diyerek sıkıntıyı kibarca ortaya koyarken, KOÇ Holding ENTEK şirketinin üretimini kısıverdi, ama Bakanlık anladığını söylediği sıkıntıyı giderici adım atabilmiş değil, atması şaşırtıcı olacak gibi. Programlanan boyutuyla rekabete girecek elektrik, toplam üretimin sadece yüzde 19.4’i kadarken, otoprodüktörlerin üretimlerini kısmasıyla daha da azalacak.
 
Zaten bu yıl sanayide bir durgunluk olmazsa elektrik açığının olabileceğini gören Enerji Bakanlığı, Ocak ayında Ankara’ya gelen Bulgaristan Başbakanı Sergey Stanishev’e, “Bulgaristan’dan elektrik alma” yönünde istek belirtti. Yoksa, otoprodüktörleri gözden çıkaran bakanlık, onların açığını Bulgaristan ithalatı ile mi kapatacak? Bulgaristan’ı ucuz elektrik kapısı görecek olurlarsa, Türk elektrik sektörüne büyük bir darbe vuracaklarından haberleri olması gerekir.
 
Piyasanın canlanması başka bahara mı kalıyor?
 
2001 Mart’ında yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun, 2004 Mart’ında hukuk devletinde hukuk skandalı olan uygulama ile Yüksek Planlama Kurulu’nun kararı doğrultusunda, TBMM’de hiçbir yasal değişiklik yapılmaksızın uygulamasının askıya alınması ve “Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Stratejisi Belgesi”nin uygulamaya konulmasıyla, iki yılı aşkın zaman serbest piyasanın engellenmesi için harcanmış oldu. Artık engelleme bu belgedeki ilkelerin de dışına çıkılarak, belgesiz ve keyfi biçimde sürdürülüyor.
 
Strateji Belgesi, “özelleştirmelere dağıtım sektöründen başlanacaktır” ilkesini getirmişti. Üretim tesisleri ile de başlanabilirdi, ama bu yol bir seçenek olarak görülmek istenmemiştir. Strateji Belgesi’nden önce, dağıtım  tesisleri için varlık satışı temel ilke edinilerek, geçmişte işletme hakkı devri için yapılan ihaleler iptal edilmiş olmasına karşın, Strateji Belgesi sonrasında yeniden işletme hakkı devri yöntemine dönülerek, anlamsız zaman kaybına neden olunmuştur.
 
Strateji Belgesi’nde, 31 Mart 2005’e dağıtım şirketleri/bölgeleri için ihale sürecinin başlatılacağı ve “31 Aralık 2006’ya kadar tüm dağıtım şirketlerinin/bölgelerinin özelleştirilmesinin hedeflendiği”nin yazılı olmasına karşın, söylenen yapılmamıştır. Yazımızın başında, Başbakan Erdoğan’ın bu ihalenin seçim sonrasına kalmasını düşündüğünü, Mart ayında İstanbul Sanayi Odası’nda yaptığı konuşmada, bu özelleştirmeyi kötülediğini vurgulamıştık. Yani, bu iş bir başka bahara kalacak görünüyor.
 
Dağıtım özelleştirmsie için gereken kanun tasarısı askıya alındı
 
28 Mart 2006 Salı günü, TBMM’nin 22’nci Dönem 4’üncü Yasama Yılı 80’inci Birleşiminin gündeminin 5’inci sırasında, bu kanun tasarısı vardı. Başkan şöyle diyordu, “5 inci sırada yer alan, Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı; Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz”.  Hemen ardından ekliyordu, “Komisyon ve Hükümet?.. Yok. Ertelenmiştir.” Ne olmuştu da, gündemin 5’inci maddesinde yer alan ve sıra sayısı 1099 olan Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı; Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu 1/1133 ve 1/1074 sayılı aynı amaçlı iki tasarı ertelenmişti?
 
Geçen yıl 5 Temmuz’da Başbakan Erdoğan’ın imzası ile TBMM’ye gönderilen 1/1074 sıra sayılı tasarı “Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” adını taşıyordu. Ardından bu tasarı geriye çekilmeden 7 Kasım 2005’de, 5 Ekim tarihinde kararlaştırıldığı belirtilen “Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı diye ikinci bir tasarı gönderildi ve o da 1/1133 sıra sayılı tasarı oldu. İlk tasarıda dağıtım işlerine ilişkin düzenleme vardı, ama bu ikinci tasarıda dağıtım için, “TEDAŞ’ın faaliyet alanında yer alan ve dağıtım faaliyetleri için gerekli olan işletme ve varlıklar üzerinde, mülkiyeti saklı kalmak kaydı ile, TEDAŞ ile belirlenen dağıtım bölgelerinde faaliyet göstermek üzere kurulan elektrik dağıtım şirketleri arasında işletme hakkı devir sözleşmesi düzenlenebilir” hükmü getirilmek isteniyordu.
 
  
TEDAŞ özelleştirilmiyor, İHD ile hizmet özelleştirilecek, ama ne zaman?
 
 
Her iki tasarıda da birbirine benzeyen diğer hükümler vardı. Daha sonra TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu bir alt komisyon kurarak her iki tasarıyı, “Elektrik Piyasası Kanunu ve Kamu İhale Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” diye tek bir tasarıda birleştirdi. Ancak, bu beğenilmemiş olacak ki, Meclis Genel Kurulu’na yine iki ayrı tasarı yan yana birlikte geldi.
 
Her iki tasarıda da Elektrik Piyasası Kanunu’na geçici iki madde ekleniyordu. Komisyonda bir madde daha eklendi. Bu madde ile yap-işlet-devret santrallarının sözleşme süresi sonunda kamu mülkiyetine geçmeleri koşulunda ortaya çıkacak çarpıklığa bir çözüm getirilmek istenmiş ve hem de bundan fiyat düşürülmesi için yararlanmak amaçlanmıştı. Bunun için bu santralların yapan ve işleten kuruluşlara devri öngörülüyordu. Bunu doğal karşılamak gerekir. Yap-işlet-devretler’in yap-işlet’e dönüştürülmesi yıllardır söylenen ve tartışılan gerekli bir çözüm. Serbest piyasa karşıtı bürokrasi ise sinekten yağ çıkarmak mantığıyla, devrin ihalesiz yapılamayacağını söylüyor, hiçbir yabancı sözlükte olmayan “peşkeş” kelimesini diline dolayarak, bu işe taş koymayı amaçlıyordu.
 
Eklenen madde, “ … Bu taşınmazlar rayiç bedeli ile üzerlerinde bulunan yapı ve tesislerin Hazine’ye geçmesi gereken kısmı için tespit edilecek bedel üzerinden, Maliye Bakanlığı’nca hak lehdarına doğrudan satılabilir. Yapı ve tesislerin Hazine’ye geçmesi gereken kısmı için şirketten alınacak bedel, bu yapı ve tesisler için tarife yoluyla Bakanlıkça şirkete yapılan ödemeler ile kanuni faiz uygulanmak suretiyle bulunacak toplam tutardır” diyordu.
 
Sayıştay raporu piyasa oluşumunu engellemek için kullanılıyor!...
 
Basın bu çözümü, yap-işlet-devret yöntemi ile yapılan 18 santralın işletmecilerine (ayni zamanda yapımcıları olduğu kasıtlı söylenmeksizin), “maliyetine ihalesiz devrini (YİD’den MİD’e diyerek) öngören tasarı” diye tanıtıyordu. Bu arada Sayıştay’ın görev yetki alanı dışına taşarak, 2004’de hazırladığı ve TBMM’ye sunulan enerji raporu tekrar gündeme taşınıyor, yanlış hesaplar ve öküzün altında buzağı arama, ya da Enerji Bakanımızın iki yıl önce çok kullandığı ünlü matruşka bebekleri politikasıyla, yap-işlet-devret santralları bir kez daha devleti soymakla suçlanıyordu. Maliye Bakanı Unakıtan’a güvensizliğini ortaya koyan muhalefet, Maliye Bakanlığı’na böyle bir yetkinin verilmesine karşıydı.
 
Ortalık karıştı ve tasarı Sayıştay raporuna göre değişebilir denilerek, geri çekilmeksizin raflarda beklemeye bırakıldı. Ancak, Plan ve Bütçe Komisyonu’nun gizli oturumunda tartışıldı. Sayıştay 4 milyar 485 milyon dolar kamu zararı hesaplamıştı. Bakan Güler, 2005 sonu itibariyle 3 milyar dolar zarar olduğunu ve devletin kazık yediğini bu gizli oturumda söylemiş. İyi hoş da, öyleyse, üçbuçuk yıl bu zarara göz yummakla görevini yapmamış olmuyor muydu?
 
Bu hesap daha çok tartışılır, mahkemelere ve tahkime gidilir ve  sonunda böyle bir zarar olmadığı hiç kuşkusuz karara bağlanır, ama Türkiye’ye zaman kaybettirilir, yatırımcı yeni yatırımlardan caydırılır. Şimdi basında yer alan ifade ile “Santralların firmalara bedelsiz devrini sağlayacak yasa tasarısında değişiklik bekleniyor”.  Bu haberle birlikte basında Enerji Bakanı Hilmi Güler, kaçıncı tekrarsa, “Enerjiye 25 yılda 130 milyar dolar” yatırım gerektiğinden söz ediyor. Yatırımcı suçlanarak bu yatırım serbest piyasadan sağlanacak, yeni piyasa mantığı bu galiba? Şimdi değiştirilecek tasarının 2007 yılına kalacağı söyleniyor. Başbakan ihalenin seçim sonrasına kalmasını istediği için bu AK Parti’nin de işine geliyor galiba. Serbest piyasanın oluşum ve gelişimi daha şimdiden başka bahara kalmış gibi.
 
Enerji tesislerine yabancılar talip
 
Türk Bankalarını yabancılar alıyor, Türk işadamları bankacılıktan hortum suçlamaları nedeniyle kaçıyor!... Türk işadamları Beyaz Enerji Operasyonu’ndan bu yana enerji yatırımlarından caydırılıyor. Bu nedenle bazı işadamlarımız  yabancı ortaklarla bu alana girmek istiyorlar. Elektrik dağıtım özelleştirmelerine dünyanın önde gelen büyük şirketleri Alman E.ON ve RWE, İtalyan ENEL, İspanyol Iberdrola ve Endesa ilgi duyduklarını açıklamış durumdalar. Bakalım bu ihale belirlenen 21 bölge için mi, ya da yabancı sermayeyi daha kolay çekebilmek için bölge sayısı daha azaltılarak mı yapılacak. Pilav pişinceye kadar bu pirinç daha çok su götürür.
 
Dağıtımın özelleştirilmesi başka bahara kalıyor. Aslında buna tam bir özelleştirme demek mümkün değil. 4628 sayılı yasanın temel ruhuna aykırı bir işletme hakkı devri nasıl özelleştirme olabilir ki? Yapılmak istenen özel sektörden hizmet alımı, ama o konuda bile tereddüt olması esef verici. Dağıtımın özelleştirmesini yapamayacakları anlaşıldığından, “bari üretim tesislerinin özelleştirmesine girsinler” diyoruz. Hem de yabancı sermayenin Türkiye’ye ilgisi varken…
 
Ya yenilenebilir enerji yatırımları?
 
Türkiye’nin gündeminde bugünlerde nükleer santral büyük yer tutuyor. Türkiye’nin nükleer enerjide sonuçsuz kalan dört girişiminden sonra, AK Parti beşinci girişimi başlattı. Bunun başarıya ulaşmasını diliyoruz (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=haberler&ID=35). Kuralması için hükümetin karar verdiği Sinop Nükleer Enerji Santralı’nın hayırlı olmasını diliyoruz. RESSİAD ve biz nükler enerjiden yanayız (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=34). Ancak, enerji bütçesinde çeşitlendirme kapsamında her kaynağın ekonomiklik sınırları içinde ve optimal ölçülerde kullanılmasını istiyoruz. Nükleer enerjiye yönelme yeni ve yenilenebilir enerjilerin ihmal edilmemesini ve en az nükleer kadar desteklenmesini gerektirir. Bakın Almanya’da Ocak 2006 itibariyle 20 000 MW nükleer elektrik ve 17 000 MW’da rüzgar elektrik kurulu gücü var (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=istatistikler&ID=46). Nükleer santrallar yılda 8000 saat çalışabilen baz yük santralları iken, yılda 3000 saat çalışabilen alternatif yük karşılayan rüzgar santrallarının, nükleer santralların yerini ikame etmesi söz konusu değil elbette. Ancak, bir ülke için her ikisinin de gerekli olduğunun altını çizmek istiyoruz. Türkiye 2020 yılına kadar 5000 MW değil, bizce 10 000 MW nükleer kurulu güç oluşturmalı, ama ekonomik rüzgar potansiyelini değerlendirmek için 10 000 MW rüzgar santralına 15 000 MW küçük hidroelektrik santrallara da ihtiyacı var.
 
 
Türkiye nükleer santral yaparken yenilenebilir enerji santrallarını da ihmal etmemeli!...
 
Türkiye’de olmayan enerji planlaması değil, enerji stratejisi. Bu stratejinin bazı parçalarının olduğu da söylenebilir. Ancak stratejinin bütünü yok ve olanı da yenilenmek zorunda. Bugüne kadar konuları bilen de bilmeyen de, çeşitli bakanlar gördük. Şİmdiye kadar Türkiye’nin 35 değişik kişilikle değişik enerji bakanları oldu. Bundan böyle Enerji Bakanlarımız, Bakan atandıktan sonra konuları öğrenen kişiler değil, Bakan olmadan önce kendi siyasi kuruluşlarının görüşleri doğrultusunda enerji projeleri ve enerji startejisine ilişkin ayrıntılı temel politikaları koltuğunun altıdaki dosyada bulunan kişiler olmalı. Çünkü enerj, artık dış politikanın diploması konuları arasına da giren dünyanın en stratejik konusu, ekonominin ise temel direği.
    

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr