Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   23.07.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
"AB Müzakere Kapısı" açıldı da enerji yolu nasıl görünüyor? ("European Union's Negotiation Gate" has been opened, how is the viewing of the energy path?) 06.11.2005

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
-

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

e-mail: ultanir@dialup.ankara.edu.tr

        
 

Türkiye - AB buluşması

 
  03 Ekim 2005 gece yarısı Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Gül ile Devlet Bakanı Babacan, yedi saat rötorla 21.45’de Esenboğa havalimanından Lüksemburg’a uçarken, Cumhuriyet tarihimizde yeni bir sayfa açılıyordu. Türkiye sınıfı geçmişti ve AB ile tam üyelik müzakerelerinin resmen başlatılması kabul edilmişti. Müzakerelerin başlamasını, “Kazan-kazan” anlayışıyla değerlendirmek gerektiğini söyleyen Bakan Gül, “Türkiye’nin üyeliğinden sadece Türkiye’nin değil, AB’nin ve dünyanın da kazançlı çıkacağını” belirtirken, globalleşmeden öte, dünya işleyen merkezleri arasında entegre olmamış boşluk sınırının azaltılması ve güvene alınması açısından haklıydı. AB içinde konu değişik açılardan değerlendirilmiş, ABD’nin bu doğrultudaki uyarıları etkili olmuştu. AB’nin kapılarının Türkiye’ye açılması, ama Türkiye’nin 35 müzakere konusu aşamalı, uzun ve engebeli bir yoldan geçirilmesi kararı verilmişti.
 

Bakan Gül ve AB Dönem Başkanı İngiliz Dışişleri

Bakanı Jack Straw, 3 Ekim gece yarısı Lüksemburg’da.

Yüzler gülyordu, nihayet “Verilen sözler tutulmuştu”.

 

Bakan Gül  Lüksemburg’da, “AB bizimle yeni statü kazandı” derken, aslında Türkiye de yeni bir statü kazanmıştı. 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, “ 3 Ekim’de vardığımız yer iyi mi kötü mü değerlendirmesini yaparken, “Masaya oturmayı kimse küçük bir hadise saymasın. Hasta Adam’dan Avrupa masasına geliyorsunuz. Türkiye bu kapıyı açamasaydı prestiji yarıya inerdi” diyor. ABD Başkanı Bush, Cumhurbaşkanımız Sezer’e 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle gönderdiği kutlama mesajında, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasını da kutluyor, “Gelinen bu aşama; Türk halkı, Avrupa ve ABD için çok büyük bir başarıdır” diyordu. Daha ilk günden karardan rahatsızlık duyanlar vardı. Portekiz Dışişleri Bakanı Diogo Freitas do Amaral, “Bu karar Bin Ladin’in hoşuna gitmeyecek” diyordu, ama içte de sevinmeyenler yok değildi. İçte sevinmeyenleri düşünmeye davet ediyoruz!...

 

Gül ve Babacan Lüksemburg’da basın toplantısında.

Gül, “AB bizimle yeni statü, kimlik ve geleceğini seçti” diyordu.

 

AB ile müzakerelerin başlaması Türkiye adına hiç kuşkusuz bir kazançtır. Türkiye batılılaşma harekatında yeni bir cephe kazanmıştır. Bu kazanç Atatürk devrimleri ile başlayan çağdaş Türkiye’nin dünyadaki yerinin tescilidir. Unutmayalım ki, çerçeve protokol, hangi iktidar iş başında olursa olsun, iktidarın kara gözüne bakılarak değil, Türkiye’nin ekonomik, siyasi, stratejik ağırlığına göre biçimlenmiş, yani Türkiye’nin bugünkü düzeyine göre belirlenmiş bir katılım belgesidir. Bu nedenle bundan iyisi olabilirdi tartışmaları da anlamsız. Önemli olan Türkiye’nin bu aşamaya gelmesi idi. AB politikası ne bugünkü ve ne de dünkü iktidarın politikası değil, devletin politikasıdır.
 
Türkiye’nin AB ile ilişkisi 1959’da başlamıştı. O yıl, bugün AB dediğimiz AET’ye ortaklık başvurusu yapılmıştı. Bu başvuruyu yapan iktidar 27 Mayıs’ta devrildi, ama Türkiye’nin politikası değişmedi. 1963’de AET ile bugün statü kazanmamıza neden olan Ankara Anlaşması imzalandı. Pek çok iktidar değişti, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ya da Ortak Pazar dediğimiz o dönemin AB’si için, “Onlar ortak biz pazar olacağız” diyen görüşlerle karşı çıkanlar oldu. Bugün de aynı düşünceyi taşıyanlar var, ama Türkiye’nin politikası sapmadı, saptırılamadı. 1987 yılında Ankara Anlaşması uyarınca tam üyelik başvurusu yapıldı. Bu başvurunun sonucu 1996 yılında AB ile Gümrük Birliği’ne geçildi. Geçen yıl 17 Aralık’ta müzakerelerin başlaması için mutabakat sağlandı,e AB’den tarih aldık ve bunu sitemizde yorumlamıştık (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=1). Şimdi o tarihe uygun müzakereler başladı. Bu nedenle, iktidar ve muhalefeti ile siyasi partilerimizin yeni statüyü ulusal devlet politikası kapsamında ele alıp işbirliğini geliştirmeleri gerekir.
 
Yolun bundan sonrasının, öncekinden zor olup olmayacağını zaman gösterecek de, önceki dönem gibi 46 yıl gerekmeyecek. Müzakerelerin olumsuz sonuçlanarak AB kapısının kapanması ihtimali ise bizce yok gibi, ama zorlu tartışmalar yaşayacağımızı, siyasi krizlerle karşılaşabileceğimizi bilelim. Duayen devlet adamımız 9. Cumhurbaşkanı Demirel bu konuda, “Cambaz düşmez buna inanın” diyor ve “Bizden birçok şey istenecek. Bizden veremeyeceğimiz şeylerin isteneceğini tahmin etmiyorum. İstenirse vermeyiz. Burada isteyen kadar bizim durumumuz çok önemli” diye de ekliyor. Şimdi 9 Kasım’da resmen açıklanacak İlerleme Raporu’nun içeriği belli oldu, orada AB Türkiye’ye zorlu bir ödev veriyor. İstenenler hemen öyle kolayca yapılabilecek işler değil elbette. 
 
İlerleme Raporu'nda, "Reformlar hız kesti" deniliyor. Başbakan Erdoğan ise, "Kanunları çıkardık, ama uygulama aynı hızla olamıyor" demekte. İyi hoş da, kanunları çıkarmak TBMM'nin görevi, ya hükümetin görevi? Tüm kanunların sonunda klasik bir yürütme maddesi vardır. O madde hiç değişmez ve şöyle der; "Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür". Demek ki, uygulama hükümetin başta gelen görevi. Kanunun hazırlanması ve TBMM'den geçirilmesiyle iş bitmediğine göre, AB eleştirisinde haklı.
 
Tam üyelik için gelecek 5, 10 ya da 15 yıl tartışmalarına ve tahminlerine girmeyeceğiz. Koşullar elverince, Türkiye belli bir düzeye gelince tam üyelik er ya da geç Türkiye’ye sunulacak. Çünkü, bugün bizim geleceğimiz için olduğu kadar, AB’nin geleceği için de Türkiye’nin üyeliği önemli. Türkiye, AB’nin global güç olmasına çok büyük katkı yapabilecek. O gün geldiğinde Türkiye, AB için daha çok ihtiyaç duyulan önemli bir ülke olacak da, acaba o günkü Türkiye için AB bu kadar çekici kalabilecek mi konusu tartışılır. Herhalde en büyük son pazarlık, AB’de Türkiye’ye verilecek ağırlık olacak. Ancak, o güne kadar çok iyi hazırlanmalıyız.
 
Türkiye AB’ye güc katacak ve medeniyetler barışına katkı sağlayacak, 
kendi standartlarını da AB düzeyine yükseltecek , ama AB’den Türkiye
aleyhine çıkan çatlak sesler acaba ne zaman son bulacak?
 
Bundan sonrası için önemli olan müzakerelerden, ulusal çıkarlardan ödün vermeksizin başı dik olarak çıkabilmektir. Müzakere sürecinde sivil toplum kuruluşları dikkate alınmalı. Sivil toplum kuruluşlarına müzakerelere katkı yapma yolları açılmalı. Müzakerelerin dar kadro ile götürülmesi Türkiye’yi zora sokar. Mayıs ayının sonunda Babacan’ın “Başmüzakereci” olarak seçilmesi yerinde bir karar olarak yankılanmıştı ve biz de bu görüşte olduğumuzu, Haziran tarihli gündemimizde, Başbakan Erdoğan’ın doğru seçimi olarak değerlendirmiştik (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=44). Bakan Babacan iki ay konu üzerinde pek konuşmadı. 26 Temmuz’da Milliyet’te Can Dündar ile yapılmış bir röportajı yayınlandı. Bu röportajda Babacan ilginç görüşler açıklıyor ve şunları söylüyordu:
 
“Müzakerelerin çoğu içeride olacak. Birçok ülkede de öyle olmuş zaten. Kazançlarımızla kayıplarımızı birlikte tartacağız. Aslında müzakere dediğimiz konu içerikle ilgili değil. Müktesebat neyse, Türkiye er geç uyacak. O anlamda bir müzakere yok. ‘Avrupa bu işi böyle yapıyor, ama ben farklı yapmak istiyorum’ diye bir şey yok. Çünkü, bunu baştan bu işe girerken kabul ettik. Müzakereler daha çok işin zamanlaması konusunda. Yani diyelim, Türkiye enerji sisteminin Avrupa’ya entegre olması ne kadar zaman alır, ne kadar süreye ihtiyaç olur, bunları müzakere edeceğiz”.
 
Bu yanıt üzerine Can Dündar, “Oysa, kamuoyunda büyük bir pazarlığa girişiyormuşuz gibi hava var. Sizse ‘Müzakere olmayacak’ diyorsunuz diye vurguluyor ve Bakan Babacan, “Süre için olabilir. ‘3 yıldan önce yapamayız’ deriz, onlar ‘Yaparsınız’ der. Ama, ‘Bunu yapmayız, az yaparız’ gibi bir şey söz konusu değil. ‘Türkiye’nin özel koşulları var’ filan diyemeyiz. Burada önemli olan gerçekçi yaklaşmak, şeffaf ve dürüst olmak” diye ekliyor.
 

Başmüzakereci Ali Babacan, müzakereler işin

zamanlaması ile sınırlı olacak diyor, ama işin

siyasi yanı kendisine tarihi bir görev yüklüyor!
 
Evet, ekonomide ve enerji sektöründe müzakere yöntemi bu olacak da, siyasi sonuç yaratacak konularda da bu yöntem mi izlenecek? O zaman da, “Müzakereler Türkiye’nin kendi içinde olacak” mı diyeceğiz? Bu sorunun yanıtı için “Şu Çılgın Türkler” tarihi romanının yazarı Turgut Özakman’ın  23 Ekim’de Milliyet’te yer alan bir önerisine değinelim. Başmüzakereci Ali Babacan’a “Tarih oku” tavsiyesinde bulunan Özakman şöyle konuşmuş: “Ey Babacan Nutuk’u oku. Milli Mücadele Tarihi’ni oku. Lozan’ı, Sevr’i oku. Dik durursan İsmet Paşa, dik durmazsan Damat Ferit gibi dönersin”.
 
Türkiye’ye dünya ülkeleri arasında statü kazandıran ve sınıf atlatan karar, piyasalara olumlu etki yapmakta gecikmedi. AB dopinginden yararlanan Hazine’ye yerli ve yabancı bankalar ertesi günü borç verme yarışına giriyorlardı. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink, 10 Ekim’de Hürriyet’te yayınlanan röportajında, “Müktesebat ayrıntı içermiyor. Standartları koyuyor, ama işleyiş detaylarını kapsamıyor. İşte burada bizim uzmanlığımız devreye girecek. Müzakere sürecinin Türkiye’de büyümeyi olumlu etkileyeceği kanısındayım” diyordu. Vorkink, “Türkiye’nin ekonomide yeni çıpasının AB olduğunu, müzakere sürecinin uzun sürmesiyle yabancı sermaye akışının artacağını, AB ile çok yakın bir koordinasyon içinde olduklarını ve AB fonlarının eksik kaldığı yerde Dünya Bankası’nın devreye gireceğini, ilgili fonların kullanılabilmesi için iyi projeler hazırlamanın önemli olduğunu” ekliyordu.
 
Bu bölümü kapatmadan AB’ye son durumuyla enerji açısından bakmakta yarar görüyoruz. Bugün 25 üyeli AB; Almanya, Avusturya, Belçika ve Lüksemburg, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Portekiz, Yunanistan ile yeni üyeleri Çekoslovakya, Estonya, Güney Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya’dan oluşuyor.  Müzakerelerini tamamlamış olan Bulgaristan ve Romanya’nın katılımı ile bu sayı 27’ye çıkacak. Yeni katılmış olanlardan Estonya, Güney Kıbrıs, Litvanya, Malta’nın enerji verileri, genelde enerji istatistiklerinde ayrıca yer verilmeyen, diğerleri toplamı içinde geçiştirilen küçük devletler. 2004 enerji verileri ile 25 üyeli AB’nin genel enerji durumu aşağıdaki tabloda yer alıyor. Tablodan görüleceği gibi, AB şu anda önemli bir enerji ithaline bağımlı. Avrasya ve Orta Doğu’dan, Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya yollanacak petrol ve doğalgaz için de çok büyük bir pazar oluşturuyor. Türkiye, tutarlı politikalarla ve tutarlı projelerle AB’nin enerji terminali olabilecek de, burada da sorunlar yaşanacak gibi. Bu "Gündem" makalemizin sonunda göreceksiniz, bugünkü Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, dokuz AB üyesi ülke ile ‘Enerjide Ortak Pazar’ oluşturmayı öngören anlaşmayı imzalamadı.
 
                                                                   25 üyeli AB’nin enerji verileri (2004)
 

 

Açıklama

Enerji verisi

(mtep)

Toplam birincil enerji tüketimi

1718.8

Petrol tüketimi

694.5

Petrol üretimi

120.1

Doğalgaz tüketimi

420.2

Doğalgaz üretimi

193.7

Kömür tüketimi

307.0

Kömür üretimi

182.9

Nükleer enerji tüketimi

223.4

Hidroelektrik enerji tüketimi

73.7

                                  mtep: milyon ton petrol eşdeğeri
    
 
Makro dengeler ve istikrar
 
Biraz da ekonomik makro dengelere ve Türkiye’nin iç siyasi atmosferine bakmak istiyoruz.  Dünya Bankası’nın 2000 yılı verileri ile hazırladığı, “Ülkelerin Serveti Ne Kadar” raporu açıklandı. En zengin ülke olarak birinci sırada 144.6 trilyon dolarla ABD yer alıyor. Türkiye 3.2 trilyon dolarla 22. sırada bulunuyor. AB ülkelerinden Almanya 40.8 trilyon dolarla 3. sırada, 27.5 trilyon dolarla Fransa 4. sırada, 24.0 trilyon dolarla İngiltere 5. sırada, 21.4 trilyon dolarla İtalya 6. sırada, 10.5 trilyon dolarla İspanya 9. sırada, 6.7 trilyon dolarla Hollanda 13. sırada, 4.8 trilyon dolarla Belçika-Lüksemburg 18. sırada, 4.5 trilyon dolarla İsveç 20. sırada, 3.9 trilyon dolarla Avusturya 21. sırada yer almakta. AB’nin 25 üyesinden Danimarka, Finlandiya, İrlanda, Portekiz, Yunanistan, Çekoslovakya, Estonya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya, Türkiye’nin altında yer alıyorlar.
 
Söz konusu raporda ülkelerin toplam zenginlikleri üretilmiş sermaye (makine parkı, şehirler, fiziki üretimler vb.), doğal sermaye (madenler, ormanlar, çayır ve otlaklar vb.) ve maddi olmayan sermaye (insan gücü, kuruluşlar ve diğer ülkelerdeki yatırımlar vb.) diye üç kalemde hesaplanmış. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink basındaki bir demecinde, “AB’de sizden yoksullar var, ama onlar sizi yoksul biliyor” demişti. Kişi başına düşen 47859 dolar servetle Türkiye önemli bir ekonomik ve üretim potansiyeli bulunan ülke. Potansiyelin kullanılır duruma getirilmesi ise, ekonomik gelişmişlik düzeyine bağlı. Bunun göstergesi de kişi başına düşen yıllık gelir. Kişi başına düşen yıllık gelir bazında ise AB’nin yoksulu, maalesef bizim yoksulumuzu üçe katlamakta, yani fakirlik uçurumu var. DPT ve Eurostat’ın verilerine göre, paranın  satın alma gücü paritesi açısından, Türkiye’nin en yoksul bölgesiyle AB ortalaması arasında 10 katlık uçurum bulunuyor. Uçurum en zengin kesimde de kendisini gösteriyor. Türkiye’nin en zengin bölgesi ile AB’nin en zengin bölgesi arasında ise 5.9 katlık bir gelir farkı yaşanıyor. 
 
Türkiye, kişi 47859 dolar servete
ve 4964 dolar yıllık gelire sahip,
güçlü potansiyeli olan bir ülke!...
 
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, 2006 bütçesi ve yatırım programını değerlendirdiği basın toplantısında, geçen yıl 4240 dolar olan kişi başına yıllık ortalama gelirin, bu yıl 4964 dolara çıkacağını ve gelecek yıl 5216 dolara ulaşmasının öngörüldüğünü açıkladı. Bakan Şener’in açıklamalarına göre, makro dengeler aşağıdaki tabloda topluca yer alıyor. Tablodaki 2004 gerçekleşme, 2005 tahmini ve 2006’da program verilerini gösteriyor. Bakan Şener, ekonominin son 4 yılda kümülatif olarak yüzde 30 büyüdüğünü, kamu dengelerinin 1975’den bugüne kadar ilk defa fazla vereceğini, 2002’de yüzde 18.9 olan faiz giderlerinin GSMH’ye oranının 2006’da yüzde 8.6’ya inmesinin hedeflendiğini vurguladı. 2006 yılında yapılması planlanan kamu yatırımının 17.5 milyar YTL olup bunun yüzde 14.2’si, yani 2.5 milyar YTL enerji kesimine ayrılmış bulunuyor.
 
                                              Türkiye’nin makroekonomik verileri
 

Açıklama

2004

2005

2006

GSMH büyüme hızı (%)

9.9

5.0

5.0

GSMH (milyar YTL)

428.9

485.1

539.9

GSMH (milyar USD)

301.7

357.7

380.6

Nüfus (milyon kişi)

71.2

72.0

73.0

Kişi başına GSMH (USD)

4240

4964

5216

TEFE (Yıl sonu)

15.3

8.0

5.0

TÜFE

9.4

8.0

5.0

 
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki bütçe sunuş konuşmasında ekonominin güçlenmeyi sürdüreceğini, sadece cari açığa odaklanıp eskiden kalan alışkanlıklarla yapılan kriz senaryolarına itibar edilmemesi gerektiğini söyledi. Ancak, 2006 yılı için tahmin edilen cari açık 45.4 milyar dolar olarak bütçede yer alıyor. Elbette Türkiye artık 5 yıl önceki gibi krizler yaşamaz, ama büyüyen açık bazı sıkıntılara neden olabilir, hatta hiç beklenmedik zamanda beklenmedik bir kriz de yaratabilir. Bu nedenle iş dünyası büyüyen cari açık karşısında Bakan Unakıtan kadar rahat değil. Bakan Unakıtan, TEFE, TÜFE’de yüzde 8 ve yüzde 5 gibi yıllık enflasyonu aşağıya çekmedeki başarının, yüksek petrol fiyatları dolayısıyla dünyanın hemen her ülkesinde fiyatların artma eğilimine girdiği bir dönemde sağlandığının da altını çiziyordu. Öte yandan, DİE’nin verdiği ilk dokuz aylık verilere göre,ihracat bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 17.7 artarak 52 milyar 937 milyon dolar olurken, ithalat bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 20.8 artarak 85 milyar 78 milyon dolara ulaşmış bulunuyor. Bu değerlere göre dış ticaret açığı da yüzde 26.4 artmış durumda. İthalatın ihracatı karşılama oranı ise yüzde 62.2 olabilmiş. Bu sonuçlar aşırı şişmiş YTL ve düşük dolar kuru nedeniyle artan tüketim malı ithalatının yanısıra, artan petrol fiyatlarından ortaya çıkmış durumda. Açıkçası, "Artan petrol fiyatlarından etkilenmiyoruz" demek mümkün değil. 
 

Kemal Unakıtan, “Ekonomi güçleniyor,

cari açık önemli değil” diyor da öyle mi acaba?...

 

Makro ekonomik göstergelerin özelleştirme boyutuna bakarsak, özelleştirmelerin başlamasının ve TÜPRAŞ başta olmak üzere başarı ile sonuçlandırılmasının olumlu etkileri piyasalara güveni artırıyor.  Son anda özelleştirmede hızlanılmış olsa da, enerji özelleştirmelerinde çok geri kalındı. Enerji politikası uygulayıcıları özelleştirmeye pek sıcak bakmıyorlar. Enerjide serbest piyasa oluşumu maalesef göstermelik boyutta. Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, EPDK ve Özelleştirme İdaresi’nin ortaya çıkardığı sistem, sorunlar içeriyor. Elektrik Enerjisi reformu ve Özelleştirme Strateji Belgesi, özelleştirmeleri erteleyerek piyasa oluşumuna gem vurdu, ama bugün o Strateji Belgesi’nin bile gerisinde kalınmış durumda. 
 
Elektrikte dağıtım özelleştirmelerinin hızla başarıya götürülmesi gerekiyorsa da, beklenen olamayacak gibi. 21 dağıtım bölgesinin yapılanması, bu sayının daha aşağıya çekilmesi gerekirken inatla aşağıya çekilmemesi, dağıtım bölgelerinin dar tutulması bunlara talebi azaltacak. Oysa, kayıp-kaçak oranı düşük bölgelerle, kayıp kaçak oranı yüksek bölgeleri birleştirerek 9-10 paket halinde yapılacak bir özelleştirme, büyük sermaye için çekici gelecekti ve böyle bir ortamda yabancı sermaye çekme şansı da olacak, rekabet artacaktı. Elektrik dağıtımı ile doğalgaz dağıtımı paralel planlanmalıydı. Bunlar yapılmadı. Şimdi hatalı da olsa dağıtımda özelleştirme çalışmalarının sonuna gelindiği söyleniyor, ancak yatırımcıların görüşlerinin alınmaması büyük eksiklik.  Doğalgazda ise özelleştirmenin ilk adımı bile atılmış değil. Doğalgaz ithalinde BOTAŞ tekeli sürdüğü sürece, doğalgaz dağıtım ihaleleri özelleştirmenin aldatmacası olarak kalacak. Elektrik üretim santrallarının özelleştirilmsi ise hiç konuşulmaz oldu.
 
Soçta bazı eksiklikler bulunsa da, Türkiye’nin makroekonomik dengeleri ve göstergeleri iyi sayılır, güven ve umut verici değerlendirmesi yapılabilir. Peki, bu ortamda siyasi istikrarın sürdürülebilirliği için ne denilebilir? Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, basın toplantısında bir gazetecinin, “Hükümette seçim niyeti var mı?” sorusuna, “Bütçe popülist bir eğilim taşımıyor. Mali disiplin önceliktir. 2006 bütçesinin asla bir seçim bütçesi olarak değerlendirilemeyeceği açık, seçim 2007’de” dediği biliniyor. Ancak, erken seçim önceden açıklanmaz. Bundan böyle Türkiye’de popülist bütçe yapılmaksızın seçime gidilmesi de şaşırtıcı olmayacak. Çünkü, IMF ve Dünya Bankası, AB denetimi artık bunu gerektiriyor. Önemli olan, bir erken seçime gerek var mı? Bu  konuda bir yorumumuz, eski gündem makalemizde, AB ile müzakerelerin başlamasının getirebileceği sonuçlarda yer almıştı (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=47). Bugün böyle bir erken seçim, AK Parti’nin 3 Ekim başarısını oya dönüştürmek istemesinden, ya da ana muhalefetin 2006 yılını seçim yılı görmesinden değil, sürecin seçimi gerekli kılmasından olabilir, siyasi istikrar bunu gerektirebilir.
 

Abdüllatif Şener, “2006 bütçe popülist değil,

Seçim 2007’de iddiasında, ama...

 

İktidardaki AK Parti görünüşe göre erken seçimi istemiyor. Muhalefet partileri ise istiyorlar. Ancak, muhalefetin TBMM’deki sayısal gücü yeterli değil. Odalar Birliği (TOBB) ve TÜSİAD düzelen makroekonomik dengeler bozulmasın, başlayan özelleştirmeler aksamasın diye erken seçimi istemiyorlar. Böyle bir ortamda erken seçim alternatifi gerçekleşebilir mi? "Hayır", olmaz demek çok zor, Türkiye’de 2006’da böyle bir alternatifin gerçekleşebileceğini yatırımcı göz ardı etmemeli. Çünkü, erken seçim kaçınılmaz olabilir! Bunun nedenini yine AB ilişkisinde aramak gerekli. Müzakerelerin çetin olması beklenmeli. Kaldı ki, müzakereler sadece dış politikada değil, iç politikada da büyük sorunlara yol açabilecek.
 
Her şeyden önce, AK Parti elde edilebilecek en iyi netice olarak görürken, CHP’nin AB yolunda önümüzü tıkayacak ciddi engel olarak gördüğü Çerçeve Protokol ile ilgili tartışmalar giderek büyüyecek. Kıbrıs, AB’nin Alevi, Kürt azınlık, Ermeni sorunu iddiaları, Dicle ve Fırat sularının kullanımına müdahil olmak istemesi, Ortodoks Kilisesi’nin statüsü, Ruhban okulu gibi çıban başı konular, Türkiye’nin başını çok ağrıtacak görünüyor. Kıbrıs’ın müzakereleri tıkayabileceği, kabul gören bir görüş. Bunun için hükümetin AB ile yaptığı pazarlıkları ve uzlaşmayı millete götürmesi, yetkisini tazelemesi, bundan sonraki adımlar için gerekebilir. Çünkü, 3 Kasım 2002’de milletten alınan yetkiyi tanımlayan ülke koşulları ile 3 Ekim 2005 sonrasının ülke koşulları çok farklı bulunuyor. İşte bu farkın yarattığı potansiyel, Türkiye’nin iç dinamik mekanizmalarıyla 2006 yılında erken seçim yolunu açabilecek. İç siyasi atmosferin gerginliği de bunu getirebilir. İktidar partisinin açıklanmayan gizli hesapları var mıdır yoksa yok mudur bir yana, Türkiye’de 2007’de Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nden önce Milletvekili Genel Seçimleri’nin yapılması kaçınılmaz olacak ve mutlaka bir erken seçim daha yaşanacak.
 
Türkiye’nin enerji sektörü AB koşullarına uygun mu?
 
Türkiye’nin enerji sektörü, müktesebatı ile AB’ye en hazır sektörlerden biri görünümünde. Bugün Yüce Divan’da iki enerji bakanı yargılansa da, önceki iktidar döneminde enerji piyasası kanunlarının ilk ikisi çıkarılarak, diğerleri hazırlanarak, sektörümüz serbest piyasaya adım attı, ama maalesef beklenen işlerlik kazandırılabilmiş değil. Bilindiği gibi mevzuatın oluşturulması, serbest piyasaların işlerlik kazanması için yeterli olmuyor. Uygulamanın liberal doğrultuda yapılması bir o kadar önemli!... Kaldı ki, AK Parti iktidarının enerji yönetimi, enerjide liberal politikadan çok geçmişteki devletçi politikayı canlandırmaya çalışmadı değil.
 
Bir de kaynaklar bazında uygulanmak istenen politkaya bakalım. Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler 11 Ekim günü basına yansıyan bir demecinde 2020 projeksiyonundan söz ediyor, “Kömür üretiminin bugüne oranla 4 katına çıkacağını, doğalgaz tüketiminin 2.5 kat yükseleceğini, elektrik tüketiminin de 2.5 kat artacağını, çözüm olarak 8 tane yeni linyit santralının ve nükleer enerjinin gerekli olduğunu” söylüyordu. Bu açıklamayı irdeleyelim:
 
Şimdi bakın, başlangıcında “Avrupa Kömür - Çelik Birliği” olarak doğmuş olan AB, bugün kömürü terk ediyor. En çok kömür tüketen Almanya’da, İngiltere’de ve AB’nin tümünde son 10 yıldır kömür tüketiminin düştüğünü, kömür üretiminin azaltıldığını, yani kömürün önünün kesildiğini görüyoruz. 10 yıl önce 25 üyeli AB yoktu, ama o 25 üyenin toplamı itibariyle 1994’de 341 milyon ton petrol eşdeğeri (mtep) kömür tüketen AB, kömür tüketimini 2004’de 307 mtep’e düşürmüş. 2003’de 2004’e geçerken bile yüzde 1.2 kömür tüketimini azaltmış bulunuyor. Peki, Türkiye’yi AB’ye alacaklar da, Kyoto Protokolü’nü görmezlikten gelmesine, kömür üretimini ve tüketimini artırmasına göz mü yumacaklar? Gelecekte kömürden enerji üretimi yine olacak, yalnız bugünkü teknolojilerle, hele hele termik elektrik santrallarında klasik biçimde yakılıp böylesine emisyonlar salınarak olmayacak.
 
 Kömür madenlerinin ve kömür santrallarının çevre riski çok büyük. Türkiye’nin
kömüre dayalı planları AB müzakerelerinde sorun yaratacak!...
 
Doğalgaz tüketiminin artması dünya trendine ve yeni teknolojilere uygun bir gelişme. AB’nin 25 üyesi 1994’de 2085 mtep doğalgaz tüketirken, 2004 yılında bu tüketimlerinin toplamı 2689 mtep’e yükselmiş. 25 üyeli AB için geçen yıl doğalgaz tüketimi yüzde 3.3 artmış. Türkiye’de de doğalgaz tüketiminin artıyor  olması trende uygun. AB açısından önemli olan, çok geciken doğalgaz liberalizasyonunu Türkiye’nin ertelemelerle acaba daha ne kadar savsaklayacağı, yaparken de ne düzeyde yapacak olması. Eylül sonunda doğalgaz ithalat sözleşmeleri devir ihalesi bir kez daha iptal edildi. Gerekçesi de, ihaleyi düzenleyen kanun maddesindeki değişiklikti. Oysa, bu değişiklik iptal tarihinden üç ay önce yürürlüğe girmişti. Üç ayda niçin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ve BOTAŞ hazırlığı yapamadı? Aslında yapamadığı değil, yapmak istemediği biliniyor. Özelleştirmeye gerekli inanç yok! Bizce enerjide serbest piyasanın göstergesi, doğalgazdaki ithalat sözleşmeleri devir ihalelerinin yapılıp yapılmaması olacak!...
 
Elektrik tüketiminin 2.5 kat artması, Türkiye’nin büyümesi için gerekli alt sınır. Çünkü, Bakan Güler, “Bu yıl için 168 milyar kWh olacak elektrik tüketiminin 2020’de 440 milyar kWh olacağını” söylüyor. Aslında, 2020’de bu rakamın üzerine çıkılabilir. 1998-2000 döneminde, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılı için yapılan tahminler ve belirlenen stratejilerde, 2020 yılı talebi olarak 520-540 milyar kWh’lerden söz ediliyordu. Şimdi, yeni başlayan 9. Plan çalışmaları ile elektrik talebi yeniden masaya yatırılacak.  (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=duyurular&ID=15). Strateji anlayışı ile yeni enerji projeksiyonları ortaya konulacak. Unutulmasın, daha az elektrik daha küçük büyüme demektir. Şunu da belirtelim, Türkiye bu yıl 168 milyar kWh tüketime ulaşamayacak, 160 milyar kWh’i bile zor yakalayacak. Çünkü, büyüme hız kesmiş durumda. 2020 yılına kadar 2.5 kat  artacağı belirtilen talebi karşılamak için kurulması düşünülen kömür santralları ve nükleer santrallar ise, ciddi çevre tartışmalarına neden olacak görünüyor.
 

Hilmi Güler’in politikaları AB direktifleri

ve ilkeleri ile çelişecek görünüyor!

 
RESSİAD, hiçbir enerji kaynağına karşı olmayan bir sivil toplum kuruluşudur. Biz her enerji kaynağının temiz ve çevre dostu teknolojilerle optimal ölçüler içerisinde enerji bütçemizde yer almasından yanayız. Nükleer enerjiye de karşı değiliz. Daha önce internet sitemizde ilan ettiğimiz gibi, “Ne kadar nükleer güç kurulursa, ona eşit miktarda ek su ve rüzgâr gücü kurulsun istiyoruz. Bu ek gücün yarısı rüzgâr, yarısı hidrolik olsun” diyoruz (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=34).  RESSİAD olarak, yenilenebilir enerji ile dengeli nükleer enerji stratejisinin, Kyoto Protokolü ve İklim Değişikliği Anlaşması açısından uygun çözüm olarak görüyoruz. Karbondioksit artışı ile global ısınma sorununun çözümü için, nükleer ve yenilenebilir (özellikle su ve rüzgâr) enerji payının artması gerekiyor. Çeşitli kaynaklar üzerinde yeni elektrik yatırımlarının yapılması için, Türkiye’de elektrik fiyatı üzerindeki devlet baskısı kaldırılmalı. Elektrik fiyatının üzerine bindirilen gereksiz fonlar da kaldırılmalı. Sanayicinin elektrik fiyatlarının yüksekliğinden yakınması tutarlı değil, ama Dünya Bankası’nın Ekim ayında taslağı açıklanan Türkiye Ekonomik Raporu’nda “Elektriğe zam yapın” önerisi gerçekçi bir öneri de, dinleyen olacak mı acaba, yoksa popülizm mi ağır basacak!
 
 
Türkiye’de kurulacak her nükleer santrala karşılık ona eşit güçte
hidroelektrik veya rüzgâr  santralı kurulsun istiyoruz!
 
Türkiye’de AB direktifinin aksine yenilenebilir enerjiler engelleniyor!
 
Yenilenebilir enerjiler çok çeşitli, ancak elektrik üretimi açısından konuya bakıldığında, ülkemizdeki potansiyeller ve koşullar; hidrolik ve rüzgâr enerjilerini öne çıkarıyor. Türkiye’nin kurulu gücü bu yıl Eylül başında 38161 MW idi. Bunun 11967 MW’ı barajlı hidrolik, 938 MW’ı da akarsu (kanal) tipi hidrolik santrallardan oluşuyordu. Toplam 12905 MW hidrolik kurulu gücün, 11110 MW’ı kamunun elinde bulunuyor. Yine, kamu sektörünün malı sayılan yap-işlet-devret ve işletme hakkı devir santrallarını çıkaracak olursanız, piyasa koşullarında üretim yapan hidrolik kurulu gücün toplamı sadece 244 MW ile çok sınırlı bir büyüklükte. Türkiye’nin toplam hidrolik kurulu gücünü bugünkünün 4 katı artırmak mümkün de, olması gereken bunun piyasa koşulları için özel sektör eliyle yapılması, ama bu ortam henüz oluşturulabilmiş sayılmaz.
 
Rüzgâra gelince, kurulu güç sembolik düzeyde ve sadece 20 MW. 2000 yılında rüzgâr kurulu gücümüz 17 MW’ı yap-işlet-devret santralı olmak üzere 19 MW idi. 5 yılda sadece bir MW ekleyebilmişiz. Oysa, bu yılın ilk altı ayında, yani Ocak-Haziran 2005 döneminde, rüzgâr santrallarına doyduğu söylenen Almanya bile 372 MW, İspanya 663 MW, Portekiz 477 MW, İtalya 127 MW eklemiş. Sıraladığımız ülkelerin 5-6 ayda kurduğunu biz 5 yılda kuramamışız. Serbest üretim şirketi statüsünde 221 MW hidrolik santralımız var, ama hiç rüzgâr santralımız yok. Bu rakamlara bakınca, yenilenebilir enerjilere yönelik onca laf kalabalıklığına karşın, Türkiye’de hiçbir şey yapılmamış ve yapılmıyor diyebiliriz.
 
Yenilenebilir enerjilerin önünü açmak için, beş ay önce 10 Mayıs akşamı TBMM’de kabul edilen 5346 Sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun (kısaca YEK Kanunu), 18 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayınlanarak hızla yürürlüğe konuldu. Bu kanunun, AB müzakerelerinde emisyon sınırlamaları ile Türkiye’nin önüne konulacak olan Kyoto Protokolü hedefleri ile bağlantı kurmamasını eksiklik olarak değerlendiriyoruz. Başka  eksiklikleri ve yanlışlıkları da bulunan 5346 sayılı Kanunu, yine de genel hatları ile olumlu bir ön adım olarak görüyoruz, ama uygulaması hiç de beklenen biçimde başlayabilmiş değil.
 
AB enerjide, yenilenebilir enerji kaynakları ile sürdürülebilir çevre peşinde koşuyor. Mevcut kullanılabilir teknolojilerle çevre kirlilik riskleri fazla fosil enerjilerin enerji bütçelerindeki paylarını azaltıp çevre dostu yenilenebilir enerjilerin paylarını artırma politikası, AB’nin temel kurallarından biri. AB ülkeleri, karbondioksit emisyonlarının azaltılmasını hedefleyen Kyota Protokolü’ne imza atmış ülkeler. Çevre ve Orman Bakanımız Osman Pepe’nin bu yılın ilk aylarında, Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü 2015’ten önce imzalayamayacağına ilişkin sözleri bir köşe yazarımız tarafından yayınlandığında, biz buna RESSİAD olarak karşı çıkmış ve bir yanlış anlama olabileceğini internet sitemizde ifade etmiştik (http://www.ressiad.org.tr/makaleler.php?ID=25), maalesef sayın Bakan’dan basına yansımış hiç bir düzeltme göremedik. Demek ki, Sayın Bakan bu ters düşünceye sahip!... 
 
Yenilenebilir enerji yatırımlarının önünün açılması bakımından çok önemli olan bu protokol 2015’ten önce imzalanmayacaksa, ondan sonra da imzalanmasın, çünkü gerek kalmayacak! Kaldı ki, Kyoto Protokolü’nü imzalamak, Rum Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdı tanımadı tartışması yapılan AB Ek Protokolü’nü imzalamaktan daha mı zor acaba? Yoksa, bugüne kadar yeterince anlaşılamaması ve ilgisizlik nedeniyle mi imzalanmıyor?
 
YEK Kanunu’na hüküm konulmuş olmakla birlikte, ne derecede uygulanıp uygulanmayacağı belli olmayan, “Türkiye ortalama elektrik toptan satış fiyatının en fazla yüzde 20’si kadar subvansiyonlu fiyat verilmesi”ni biz gerekli bir destek olarak görmüyoruz. Zaten, gerçek yatırımcıdan çok, sektörde çantacı denilen proje tacirlerinin ve komisyoncularının işine yarayacak bu hükme RESSİAD olarak başından beri karşı çıkmıştık. Subvansiyonlu fiyata Hazine adına karşı çıkan Devlet Bakanı Ali Babacan’ı, bu nedenle haksız hücumlar karşısında destekledik ve Enerji Bakanı Güler’e yanılgıyı anlatmaya çalıştık. Subvansiyonlu fiyat kabul edilince de, bunu devletin üreticilere verdiği bir destek ve jest olarak yorumlayarak geçtik (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=duyurular&ID=9). Ancak, biz subvansiyonlu fiyat yerine, yenilenebilir enerjilerden üretilecek yeşil elektriğin, Kyoto Protokolü hükümlerine uygun enerji politikaları uygulayan Avrupa ülkelerine ihracı, bununla bağlantılı emisyon ticareti yollarının açılmasını istemiştik ve istiyoruz. Olması gereken çözüm bu!...
 
YEK Kanunu’nda öngörülen ve EPDK tarafından verilip ulusal boyutta sınırlı kalacak YEK (Yenilenebilir Enerji Kaynak) Belgesi yerine de, uluslararası geçerliliği olacak, Kyoto Protokolü ile ilişkili Yeşil Sertifika uygulamasına geçişin kanunda yer almasını önermiştik. 4 Ekim tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmeliğe uygun olarak EPDK tarafından verilecek YEK Belgeleri, maalesef Yeşil Sertifika yerine geçmeyecek. Yeşil Sertifika almak için projelerin fizibilite aşamasından itibaren, Avrupalı yetkili kuruluşlarla işbirliği halinde santralların Gold Standard’lara uygun biçimde projelenip inşa edilmesi ve bunun onaylanması gerekiyor. YEK Belgesi ise böyle bir süreci öngörmüyor. Gold Standard, karbon emisyonu piyasası için çevresel kalite ve risk yönetimi mekanizmalarını kapsıyor.
 
 

 

Bundan böyle yenilenebilir enerji santrallarımızın

emisyon ticareti için gold standartlara uygun inşası gerekiyor!
 
Santrallar Gold Standartlara uygun olmazsa, Avrupa’da emisyon ticareti olanağı bulunamıyor. Önceden inşaatı bitmiş eski santrallarla bu piyasaya zaten girilemiyor. Kyoto Protokolü’ne bağlı yürütülen Gold Standard prosedürüne, Türkiye henüz Protokolü imzalamadığı için firmalarımızın bir Avrupa ülkesi üzerinden, onun aracılığıyla katılmaları mümkün de, bunun Türkiye açısından daha az kazanç gibi kaybı var. Avrupa ile elektrik alışverişi için UCTE anlaşmasının 28 Eylül’de imzalanmış olması sevindirici bir gelişme. Böylece, su ve rüzgâr kaynaklarımızdan üretilecek yeşil elektriğin Avrupa’ya ihracı için fiziksel altyapı oluşturulmuş bulunuyor. Artık, bunun bir an önce emisyon pazarına girme mekanizması ile desteklenmesi gerekir. Bu açıdan Türkiye Kyoto Protokolü’nü zaman kaybetmeksizin imzalamalıdır. Kaldı ki, Türkiye’nin protokolü imzalarken, bazı ayrıcalıklar alacağı da biliniyor. O zaman, acaba niye geciktiriliyor? 
 
Bu konuları gündeme getirmek için RESSİAD, dünyada Yeşil Enerji Sertifikası konusundaki yetkili kuruluş olan RECS (Renewable Energy Certificate System) ile işbirliği içerisinde, Ankara’da, 2 Aralık 2005 tarihinde yapılacak bir çalıştay (work-shop toplantısı) organizasyonuna girişmiş bulunuyordu. RECS, Avrupa ülkelerinin üye olduğu AIB (Association of Issuing Bodies) ile birlikte çalışmaktadır. RESSİAD’ın RECS ile ortaklaşa düzenleyeceği, “Diğer Sertifika Sistemleri ile Bağlantılı Olarak Türkiye’de Yeşil Sertifika Uygulamasına Geçiş” konulu çalıştayımızın programı yapılmış, ön çalışmaları tamamlanmış durumda. Ancak, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı, Çevre ve Orman Bakanı ile EPDK Başkanı’ndan bu çalıştay ile ilgili hazırlıklar için randevu taleplerimize olumlu yanıt alamadığımız için, çalıştayı maalesef kamu kuruluşlarını dışlayarak,  2006 yılının ilk yarısında yapmak üzere erteleme kararı almak zorunda kaldık  (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=etkinlikler&ID=12).
 
Türkiye, Avrupa’ya yeşil elektrik ihraç ederek ve emisyon ticareti yaparak, yılda 20 milyar dolara ulaşabilecek bir kazanç sağlayabilir. Şubat ayında, “Kyoto Protokolü’nü 2015 yılına kadar imzalayamayız, çünkü 30-35 milyar Euro’luk yatırıma gerek var” diye demeç veren Çevre ve Orman Bakanımız Osman Pepe’nin görüştüğümüz bürokratları, Türkiye’nin yeşil elektrik ve emisyon ticareti ile bir yılda 20 milyar dolar kazanabileceğini hesaplamış değiller ve maalesef görüşmelerimizden öğrendik ki, bu konuları hiç araştırmamışlar. Onlar gibi Enerji ve Dışişleri bürokrasisi de araştırmış değil. Kyoto Protokolü’nü imzalamadan da bu ticaret yapılabilir, ama birinci pazarda değil, aracılarla daha alt pazarlarda ve kazabileceğinizin yaklaşık üçte birine razı olmak koşuluyla.
 
Çevre ve Orman Bakanlığımız maalesef çevreci enerjiye karşı!...  Bakan Pepe, iki yıl önceki ilk görüşmemizde, siyasete atılmadan önce kendisinin de rüzgâr santralı projesi girişimi olduğunu söylemişti. Biz de kendisinden rüzgâr ve su santrallarının orman arazileri (ağaç olmasa bile orman sayılan alanlarda) kurulması koşulunda karşımıza çıkan sorunları anlatmış, çözüm istemiş, kendisinin de prensipte kabul ettiği çözüm önerilerimizi sıralamıştık. Bunların internet sitemizde kayıtları var (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=etkinlikler&ID=3). YEK Kanunu çıkarılırken, Çevre ve Orman Bakanlığı maalesef bu taleplerimizi görmezlikten geldi, kanun çıktıktan sonra da, arazi ihtiyacına ilişkin hükmü, kanunun amacı dışında, kendisine göre kısıtlayıcı biçimde yorumlayarak uygulamaya kalkıştı.
 
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın YEK Kanunu’nu tam uygulamak istemeyişinin bir göstergesi, kanunun 8’inci maddesinde teşvik mahiyetinde öngörülen orman alanlarının kullanılmasına ilişkin özel indirimleri uygulamamakta direnişidir. Söz konusu 8’inci maddede yenilenebilir enerji santralları yatırımlarının teşvik edilmesi maksadıyla, “Yatırım döneminde izin, kira, irtifak hakkı ve kullanma izni bedellerine yüzde elli indirim uygulanır. Orman arazilerinde ORKÖY ve Ağaçlandırma Özel Ödenek Gelirleri alınmaz” hükmü vardır. Çevre ve Orman Bakanlığı, EPDK’dan 11 Mayıs 2005’den önce lisansı alınmış santral projeleri için  bu hükmü uygulamıyor. Bu durumda yatırımcı eski lisansını iptal ettirip yeni lisans mı alacaktır? Bu konu çeşitli şirketler tarafından idari yargıya götürülecektir. Çevre ve Orman Bakanlığı ayrıca, Ağaçlandırma Bedeli ve Toprak Bedeli üzerinde hiçbir indirim yapmaya da yanaşmıyor.
 
Çevre ve Orman Bakanlığı, santrallar ile onların ayrılmaz parçası (hukuken mütemmim cüzi)  olan enerji iletim hatlarını birbirinden ayırıyor ve 5346 sayılı Kanunu’nun 8’inci maddesinin yenilenebilir enerji santral alanları için getirdiği kolaylıkları, enerji iletim hattı alanları için uygulamıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca, söz konusu kanun hükümlerinin yenilenebilir enerji tesisleri için inşa edilen enerji nakil hatları için de geçerli olduğunun Çevre ve Orman Bakanlığı’na bildirilmesi amacıyla EPDK’ya gönderdiği resmi yazısı var. Bu ters uygulama üzerine Çevre ve Orman Bakanlığı’na açılan idari yargı davası da var.
 
Santral alanına uygulanacak, ama enerji nakil hatlarına uygulanmayacak indirimler nedeniyle tahakkuk ettirilecek ORKÖY ve Ağaçlandırma Özel Ödenek Gelirleri büyük meblağlar tutmaktaysa da, işin bir garip yanı, lisans sahibi firmaların bu bedelleri işletme döneminde TEİAŞ’a, yani kamuya ödeyeceği ücretlerden geri tahsil edecek olmasıdır. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 5346 sayılı Kanun’un hem lafzına ve hem de gerekçesine aykırı olarak enerji iletim hattı alanlarından alacağı  bedeller, yatırım döneminde ek maliyet yaratmakla kalacak, ama işletme döneminde TEİAŞ’a ciro edilecektir. Devlet Hazinesi’ne bir taraftan giren diğer taraftan geri alınacak olduğuna göre, yatırım döneminde zorluk yaratmanın anlamı var mıdır?  Kaldı ki, enerji iletim hattı yatırımını yapan özel sektör değil de devlet ise, bu bedeller zaten hiç alınmamaktadır, ama Çevre ve Orman Bakanlığı, TEİAŞ’ı bile devlet kuruluşu olarak görmüyor.
 
Orman arazilerine kurulacak santralların lisans süresi sonu (20-25 yıl ya da en fazla 49 yıl sonra) Orman İdaresi mülkiyetine geçecek olması, görüşmemizde Bakan Pepe’nin bile, “Olmaz öyle şey” diye kabullenmek istemediği, ama kendi bürokrat ve danışmalarının doğruladığı acı bir gerçektir. Oysa, bir yenilenebilir enerji santralının gerçek ömrü bu sürelerin çok üzerindedir.
 

Çevre ve Orman Bakanı Pepe Kyoto Protokolü’ne,

Bakanlığı da yenilenebilir enerjiye karşı!...
 
6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 17. maddesine göre, kamu yararı içeren faaliyetler için 49 yıla kadar bedeli karşılığında izin verilebilmekte, ancak izin süresinin sonunda tüm bina ve tesislerin bedelsiz olarak Orman Genel Müdürlüğü tasarrufuna geçmesi hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Bundan sonrası için yapılan düzenleme, izin şartlarına uygun faaliyet gösterenlerin izin sürelerinin, tesislerin rayiç değerlerine göre belirlenecek yıllık bedeli karşılığı, yani kira ile 99 yıla kadar uzatılabileceği, bu sürenin sonunda devredileceği şeklindedir.  Çevre ve Orman Bakanlığı, “Yap-İşlet ve Lisans Sonunda Orman İdaresi’ne Devret” politikası uygulamak istiyor!... Oysa, yap-işlet-devret politikası 4326 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunun ile tarihe gömülmedi mi? Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bu politika enerji liberalizasyonuna karşıdır. Bu çarpıklığın düzeltilmesini kanun çıkmadan önce Bakan Pepe’den istemiş olmamıza ve kendisinin de isteğimizi haklı bulmasına rağmen, Çevre ve Orman Bakanlığı maalesef konuya hiç el atmamıştır.
 
Yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesi önünde engel olan bu tür uygulama, ters anlayış ve yanlış hükümlerin mutlaka değiştirilmesi gerekir. Asıl görevi çevreyi korumak, karbon-dioksit emisyonunu azaltmak için önlemler almak olan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın, bu amaca hizmet eden yenilenebilir enerji yatırımlarının karşısında yer alması, ne aklın ne de mantığın kabul edeceği bir  şey değildir. Hele hele, Kyoto Protokolü’nün imzalanmasını ertelemek isteyen kişi, her ne koşulda olursa olsun  Çevre ve Orman Bakanı olmamalıdır!...
 
Şu anda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da, YEK Kanunun gereği çıkaracağı yönetmelikleri henüz çıkarmamış bulunuyor, gerekli diğer düzenlemeler de yapılmış değil. Yenilenebilir enerji yatırımları maalesef çok sınırlı. Hidrolik enerjide yürüyen bazı küçük projeler varsa da, rüzgârda örnek gösterebileceğimiz Bandırma RES (http://www.ressiad.org.tr/dhie.php?t=haberler&ID=27) dışında şu anda bir başka yatırım yok.
 
RESSİAD, AB ile müzakereler sürecinde, enerji müktesebatına ilişkin görüşmelerde bir sivil toplum kuruluşu olarak, AB yetkilileri ile iletişimini sürdürerek, maalesef içeride bulamadığı çözümü, gerekirse AB platformlarında arayacaktır. Yenilenebilir enerji desteklenir görünürken, kösteklenmesin istiyoruz.
 
Enerjide Ortak Pazar’a hayır diyerek AB ile enerji krizi başladı bile...
 
   Türkiye’nin AB ile müzakerelerde zorlanacağı söylenen konu tarımdı, ama AB ile ilk kriz tarımda değil, enerjide çıkmış görünüyor. 29 Ekim’de basında şu çarpıcı haber vardı: “Türkiye, AB ile ‘Enerjide Ortak Pazar’ öngören anlaşmayı imzalamadı”. Dış basında bu haber, “Türkiye, Avrupa’yı ısırdı” başlığıyla da yer almış. Öncelikle, dokuz AB üyesi ülke ile oluşturulmak istenen enerji birliği hakkında görüşümüzü açıklamak istiyoruz:
 
Niçin 9 AB üyeli birlikte, tüm AB üyelerini kapsamıyor? Bizim takıldığımız temel aykırılık bu. Burada Yunanistan’ın inisiyatif kazandığını biliyoruz ve Türkiye’nin enerji birliğinin, Yunanistan inisiyatifi altında kalmasına olumlu  bakamıyoruz, yalnız anlaşmanın imzalanmama nedeni bu değil. Çünkü, Yunanistan ile yapılan ve Yunanistan üzerinden diğer AB ülkelerine açılmayı öngören doğalgaz boru hattının temeli, bu yıl 2 Temmuz’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis tarafından törenle atılırken, "Türk-Yunan sınırını kaldıran doğalgaz projesi" olarak sunulmuştu. Basında da "Doğalgaz kardeşliği, "Sınırda barış enerjisi" manşetleri görülmüştü. Avrupa için enerji köprüsü oluyorduk, Yunanistan Başbakanı Karamanlis, "Türkiye ve Yunanistan’ın Asya ve Avrupa arasında önemli bir halka oluşturacağından" söz ediyordu. Törende Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis de hazır bulunuyordu. Kısacası Yunanistan ile birlikte Avrupa’ya gaz pazarlanması üzerinde bir mutabakat görülüyordu. Oysa, kanımızca bu projede Yunanistan, bir pazar ve transit geçiş ülkesi konumunun ötesine geçirilmeden, anlaşmanın AB bütünü ile bağlanması gerekirdi.
 
1 Kasımda medyada 2 Kasımda basında yer alan habere göre Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, 31 Ekim günü parlamentoda dış politika konusunda konuşurken, Rumlar Türkiye’yi kontrol edecek diyerek şunları söylemiş: "İlk kez AB’ye aday bir ülke, yani Türkiye, dış politikasındaki tavırlarını sınırlayan önkoşullarla da değerlendirilecektir. Dolayısıyla Türkiye, Atina ve Lefkoşa tarafından da kontrol edilecektir. 35 müzakere konusununda bu yapılacaktır. Atacağı her adımda Kıbrıs’ı da karşısında bulacaktır". Karamanlis’in anlayışı bu ve  bu anlayıştaki bir Yunanistan ile Türkiye’nin ortaklaşa gaz pazarlamaya kalkışmasına ne demeli acaba? 2 Temmuz günü, Başbakan Erdoğan’ın Karamanlis’i Ankara’ya davet etmiş olmasına karşılık, Yunanistan Türkiye’den Rumlar için kolay kolay taviz koparamayacağını anlayınca, Kasım ayının başında Karamanlis Ankara ziyaretini süresiz ertelemiş bulunuyor. Bu Yunanistan’a ne kadar güvenilir? Türkiye’nin Milli Güvenlik Siyaseti açısından da, Yunanistan ile enerji işbirliği öyle karşılıklı jestlerle kolayca  oluşturulabilecek bir iş değil.
 
Biz gördüğümüz aykırılığı not edelim dedik. Türkiye’nin dokuz AB üyeli enerji birliği için imza atmamasının nedeni, bizim vurguladığımız aykırılık değil elbette. Keşke, imza atılmamasının nedeni, Yunanistan’ın "Rumlar Türkiye’yi kontrol etmeli" hayaline karşı bir davranış olsaydı. Şimdi gelelim açıklanan imzalanmama nedenine. Türkiye’nin AB ile dokuz Güneydoğu Avrupa ülkesini kapsayan ve doğalgaz ile elektrikte sınırları kaldırarak, “Enerjide Ortak Pazar” kurulmasını öngören anlaşmayı imzalamamasının  nedenleri basındaki haberde şöyle açıklanıyor: 
  • Müzakereler öncesi Türkiye’yi yükümlülük altına sokacak taahhütte bulunmanın doğru olmayacağı.
  • Müzakere sürecinin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağı konusundaki belirsizlik ve yaşanan bazı olaylardan kaynaklanan sözde güvensizlik.
  • Enerji alanında gündeme gelecek ortak dış ticaret politikasının Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerine etkisi.
  • Enerji alanında yatırıma duyulan ihtiyaç ve sözleşmeye taraf olmanın getireceği ek maliyet.
Aslında bunlar birer bahane.
 
İmzalanmama nedeni, anlaşmanın kritik hükümleri içinde yatıyor. Anlaşmanın kritik hükümleri  haberde şöyle açıklanmış:
  • Taraf ülkeler anlaşmada belirlenen takvim dahilinde AB Çevre Müktesebatı’nı uygulayacak. Buna göre anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) Direktifi uygulamaya girecek. 31 Aralık 2011’de Kükürt Direktifi, 31 Aralık 2017’de Büyük Yakma Tesisleri Direktifi söz konusu olacak,
  • Anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından yeni üretim tesislerinin kurulması ve işletilmesi AB Çevre Müktesebatı’na göre yapılacak,
  • Enerji Topluluğu, topluluk dışındaki ülkelerden elektrik ve doğalgaz ithalatı ve ihracatına ilişkin düzenlemeler konusunda gerekli önlemleri alabilecek. Bu önlemler karar ya da tavsiye niteliğinde olabilecek, kararlar yasal açıdan bağlayıcı sayılacak,
  • Tek enerji piyasasının oluşturulması konusundaki tedbirler oybirliği ile alınacak,
  • Anlaşma 10 yıl süreli geçerli kalacak.
Biz bu habere hiç şaşırmadık. Çünkü, 2001 yılında çıkardığımız 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 Sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu ile bazı AB ülkelerinin önüne geçmiş olmaktan gurur duyuyorduk, ama bugünkü Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bürokrasisi zirvesinden başlayarak bu görüşe karşıydı. Doğalgaz piyasasında liberalizasyona, “AB bile tam yapmamış, ben AB üyesi bile değilken niye yapayım” diyenler de, AB karşıtı mantığa sahip söz konusu bürokrasi idi. Yenilenebilir enerji kaynakları konusundaki AB direktifini, örnek bile almayan, “Beni bağlamaz” diyen de aynı görüş sahipleriydi. Bunları yakından bildiğimiz için haber bizi şaşırtmadı. Temelde bu anlaşmanın imzalanmayışının ana nedeni de, bundan böyle yatırımlarda bizce olması gereken AB Çevre Müktesebatı’na uyum zorunluluğu getirilmesi. Çünkü çevre müktesebatını Türkiye’de yönetim öcü gibi görüyor.
 
Kendisini yenilikçi ve hatta devrimci diye tanımlayabilen AK Parti Hükümeti, Türkiye için bir yenilik ve devrim olacak Kyoto Protokolü ve İklim Değişikliği Sözleşmesini, ona bağlı çevre müktesebatını programına almayarak, büyük eksiklik gösterdi. Yukarıda söylediğimiz gibi, Çevre ve Orman Bakanlığı bu protokolün imzalanmasına karşı. Sadece karşı olan o da değil, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı bu protokole sıcak bakmıyor. Oysa, bu protokolü imzalayıp imzalamamanın ne getirip ne götüreceği resmi hesaplarda yok. Herkes bir şey söylüyor ve sonra da “İmzalarsak bize santral da sanayi tesisi de kurdurmazlar” diye ahkâm kesiliyor. İşin aslı bu değil ki!...
 

AK Parti Hükümeti kurluşunda çevreye gereken yeri vermedi, bakanlık sayısını azaltma diye Çevre Bakanlığı’nı Orman Bakanlığı’na bağladı, Kyoto Protokolü’nü programına almadı,  bunlar AB müzakererelerinde sorun olacak!...

 

Şu anda Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı geçmişte kalan linyit santralları projelerinin peşinde. Yarın ona yine ithal kömür de eklenir. Bu ortamda da yenilenebilir enerji santralları ötelenir. Oysa, yenilenebilir enerjinin önünün açılması, AB Çevre Müktesebatı’nın Türkiye’de uygulanması ile olabilecek!... Bunu kabul etmeyenler, hiç zahmet edip de, “Yenilenebilir enerji yanlısıyız, bizim gönlümüz yenilenebilir enerjiden yana” demesinler, kendilerini kandırırlar, ama başta RESSİAD olmak üzere ilgili sivil toplum kuruluşlarını kandıramazlar.
 
İşte size, AB ile müzakereler başlarken bir enerji golü. Sayın Babacan’ın işi zor, dün yenilenebilir enerji yanlısıyız diye, sadece proje tacirlerine yarayacak Hazine’den subvansiyonlu fiyat isteyenlerle mücadele ediyordu, bundan sonra enerjide AB Çevre Müktesebatı’na karşıyız diyenlerle mücadele edecek! Unutmasın, böyle bir mücadeleye girerse, RESSİAD yanında olacak. Türkiye’nin çıkarı bunu gerektiriyor. Bu bürokrasi ve bu bakanlık yönetimiyle enerji müzakereleri tarımdan zor geçerse şaşırmayalım. Bakalım nereye kadar bu çevre karşıtlığı sürecek?
 

Türkiye’de bugünkü enerji-çevre ilişkileri AB direktiflerine aykırı,

AB bu düzensizliğin değişimini şart koşacak ve enerjide zorlanacağız!...
 
 

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr