Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   23.07.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Daha liberal olmak gerekmiyor mu? (Need to be more liberal?) 05.09.2005

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
-

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

e-mail: ultanir@dialup.ankara.edu.tr

        
 


LİBERALİZM OLMADAN ENERJİ PİYASASI OLABİLİR Mİ?

Daha liberal olmak... Hatta daha daha liberal olmak gerekmiyor mu? Yaşadığımız 2005 yaz aylarındaki gelişmeler, beni bu soruya yöneltti. Yılın ilk yarısında her ay sitemizin gündem makalesini yenileyerek, aylık gelişmelere ilişkin yorumlarımızı sunmuştum. Artısı ve eksisi ile yeni bir yasaya da kavuşmuştuk. Temmuz ayına girerken sektör bu yıl için arzulanan yatırım ortamına giremediği, genelde enerji piyasası da canlanamadığı, çelişkili politikalar ve uygulamalar sürdüğü için olacak ki, biz de durgunluğa ayak uydurarak, yaz aylarını tek bir gündem makalesi ile geçirmeyi uygun gördük. “Onu da Ağustos ayının sonuna doğru yazalım, sonra Ekim’e kadar bekleyelim, bakalım bu ayların ardından ne gelecek? Hele bir görelim” dedik...
 
Masamın üzerinde, bizim de RESSİAD olarak hazırlanmasına katkıda bulunduğumuz Uluslararası Enerji Ajansı’nın “UEA Ülkeleri Enerji Politikaları“ (Energy Policies of IEA Countries) serisi kapsamında çıkan 2005 Türkiye Kritiği (Review) var. İngilizce’de review kelimesi,  daha çok yeniden gözden geçirme ve de eleştirisini yapmak, teftiş etmek anlamlarında kullanılır. Ancak, bu kelime mecmua, dergi anlamına da gelir. Ben bu kelimeyi burada “eleştiri” olarak alıyorum.
 
Dil Derneği’nin Türkçe Sözlüğü “eleştiri” için, “Bir insanı, bir yapıtı, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek ereğiyle (hedefiyle) inceleme işi, tenkit, kritik” diye tanımlamış. Şunu da eklemiş, “Azgelişmiş toplumlarda eleştiri denince akla yıkıcı eleştiri gelir”. Ekonomik bakımdan azgelişmişlikten sıyrılmış sayılsak da, maalesef düşüncede azgelişmişliğimiz sürüyor. Eleştiriye hemen hiç katlanamıyoruz, liberal düşünemiyoruz.. Sevgili okurlarım, eleştiriye katlanamadığımız için bir yıl önce “Dünya Enerji” dergim ve basındaki “Enerji Platformu” köşem, sizler gibi benim de anlayamadığım, hiç de şeffaf olmayan biçimde kapatılıvermedi mi?
 
“Dünya Enerji” dergisini, “Enerji Platformu” köşemi kapattıranlar, kapatanlar ne kazandılar bilmiyorum ya da tartışılır, ama derginin boşluğunun sürdüğünü sevgili okurlarım sürekli vurguluyorlar. Zaten basında enerji yorumcusu boşluğu var. Gazetelerin enerji haberleri, konuları bilenler için, yanlışla dolu olmaları nedeniyle karabasan gibi.  Evet, şöyle ya da böyle yazılı basında susturuluşum bir yılını buldu. Neyse ki internet var...
 
Laf lafı açtı buraya geldik de, asıl ne söylemek istiyorduk? Evet, UEA 2005 Türkiye Kritiği, Türkiye için Energy Market’tan yani Enerji Pazarı’ndan söz ediyor. Enerji pazarı liberal ülkelerde tam işlerliğe kavuşur. Biz enerji sektörü mensupları, kabul ederseniz buna da enerji kamuoyumuz diyelim, gayet iyi biliyoruz ki, yasaları, yönetmelikleri, yasal alt yapısı olan Enerji Pazarı’mızın tam bir işlerliği yok demek bile yanlış, adı var, bazı göstermelik yapı taşları var, ama gerçekte kendisi yok demek daha doğru olur.  Rekabeti sınırlı, boyutu sınırlı bir serbest piyasa olabilir mi?
 
Umarım, bu yargıma EPDK’daki sevgili dostlarım kırılmazlar. Yargım onlarla ilgili değil. Onlar, bu piyasanın kurulması için alınteri dökerek çaba gösteriyorlar. Ama, onlar da yaşayarak görüyor, öyle direnmeler ortaya çıkıyor ki! Peki ya iktidar kanadı, hükümetin bakışı ne? Parti ve hükümet, programlarına göre serbest piyasadan yana, yani literatürdeki adı ile liberalizmden yana denilebilir. AK Parti programı, “rekabete dayalı bir enerji piyasası” hedeflediğini yazıyor da, o piyasa nerede? Oluşması ötelenmiyor mu? Piyasa oluşumuna ters politika ve eylemler sergilenmiyor mu?
 

Türkiye’de liberal enerji piyasası var mı acaba?

LİBERALİZMİN YAPI TAŞLARI EKSİK OLMAMALI!...

 

Bir ülkede liberalizmin oluşabilmesi, olabilmesi ve yaşaması için, liberalizmin temel ilkelerinin o ülkenin anayasasına girmiş olması gerekmez mi? Bizim anayasamızla isterseniz devletçilik, isterseniz, serbest piyasa uygulaması, isterseniz geçmiş dönemde bu çarpıklığa bulunan isimle karma ekonomi gibi nevi şahsına münhasır bir uygulama yapabilirsiniz de, bugünkü global dünyada çağdaş olabilir misiniz? “1996/97 ve 98 yıllarında enerji (özellikle elektrik enerjisi) kamu hizmeti midir, yoksa emtia mıdır?” tartışmalarını yapıyorduk... Şimdi, yeniden aynı noktaya döndük.

 

O günlerdeki tartışmalarla, enerji yatırımlarını geliştirmek için, bu yatırımları özel sektöre açmaya, yap-işlet-devret olsun, yap-işlet olsun, işletme hakkı devri olsun, bazı modellerle özel sektörü enerji yatırımlarına çekmeye, bunun güvencesi olarak hukukumuza uluslararası tahkim kavramını yerleştirmeye, en ileri boyutu olarak elektrik piyasası kanununu hazırlamaya çalışıyorduk. Ne yazık ki sonradan o elektrik kanununu, “AB ülkelerinden Yunanistan da bile bu kadarı yok” diye çok gören yetkililer oldu. Liberalizm adına üzüntü verici!...

 

Elektrikte böyle de doğalgazda farklı mı? Doğalgaz Piyasası Kanunu’nun öngördüğü kontrat devirleri bilinçli şekilde yapılmayıp geciktirilirken, güçlü kamu kuruluşu peşinde olanlar İtalya’daki kuruluş ile bizim kuruluşumuzu karşılaştırıyorlardı, bizim için bu kadarı da fazla diyorlardı, ama İtalya’daki kurumun içinde kamu sermayesinin üçte bire indiğini bilmiyorlardı. Özel sektörün sivil toplum kuruluşu TÜSİAD bile yanıltılmış, doğalgaz kontrat devri yerine, doğalgazda devlet tekelini kıramayacak, özel sektörü perakendecilikten yukarı çıkartamayacak hacim devrinin savunucusu yapılmıştı. Bunun için Abant toplantısında mutabakat sağlayanlar ne kadar özel sektörcüydüler, ya da ne kadar devlet müteahhidiydiler acaba? TÜSİAD adına üzüntü verici...

 

LİBERALİZMDE YERLİ-YABANCI SERMAYE AYRIMI OLMAZ!...

 

Liberalizmden yana iseniz, serbest piyasadan yana olmak zorunda olduğunuz kadar, globalleşmeden yana da olmak zorundasınız!... O zaman da özel sermayenin yerli ya da yabancı ayrımı olmayacağını bilmeniz gerekir. Artık gücü tükenmiş geçmişin kamu sermayesine karşı, bugün ve yarının ülkemizi geliştirecek özel sermayesi, tabii ki yerli ve yabancı yatırımcıyı bir araya getirecektir. Devlet piyasada kamu sermayesi ile değil, bağımsız özerk, denetleme kuruluşları ile olacak, ilgili bakanlıklarla hükümet yönlendirici politikalar uygulayacaktır, yoksa özel sektörle rekabet etmeyecek, rekabete ve sermaye birleşimine sınırlama getirmeyecektir.

 

Enerji Bakanımız Sayın Dr. Güler’in 29 Haziran’da basında güzel bir demeci yer aldı. “Biz rekabete dayalı serbest piyasanın sürmesini istiyoruz. Ancak, serbest piyasa başıboşluk değildir” diyordu. Gerçi bu söz  akaryakıt piyasasının zam sorunu için söylenmişti, ama doğru bir ilkeyi de vurguluyordu.  Yalnız, bu ilke ne kadar hayata geçirilebildi acaba?

 

Bence geçtiğimiz ayların en önemli demeci, 11 Temmuz 2005 tarihinde basında yer alan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdüllatif Şener’in, “Yabancı Sermaye Uyarısı”na ilişkin demeciydi. Sayın Şener, “Yabancı sermayeye sınır getirilmeli” diyordu. Milliyet Gazetesi’ne verilen özel demecinde Sayın Şener, “Yabancı sermayenin grossmarket – perakende, elektrik üretimi – dağıtımı, bankacılık ve telekom – iletişim gibi, gelirin yurtiçinde yaratıldığı dört sektörde yoğunlaşma eğilimi içinde olduğunu belirterek şöyle demişti.

“Bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların yurtiçinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış alemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Teknoloji ve sabit sermaye transferi söz konusu değildir.  Yapı değişmezse yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktaracaktır... Bu durumda cari açık da ilelebet kapatılamaz. Arjantin’de yaşanan ekonomik krizler de bu yolla ortaya çıktı.”

Enerji sektörü teknoloji ve sabit sermaye transferi yapan,
dış alemden gelir de sağlayabilecek bir sektördür.
 

Bizim hiç katılamadığımız bir görüş bu! Eğer, bu sektörler henüz dış alemden gelir sağlayamıyorlarsa, dışa açılma ve büyüme engellendiğindendir. Hele hele enerji alanında teknoloji ve sabit sermaye transferi yok demek haksızlık olur. Geçmişte ulusal petrol mücadelesi verenler de yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarruf yurt dışına gider diyorlardı, ama 6326 Sayılı Petrol Kanunu (devletçi sol kesimin bir zamanlar Max Ball yasası diye isimlendirdiği yasa), ne yazık ki engellenerek, budanarak yarım asır uygulandı. Sonuçta resmi istatistiklerle, ithal edilen sermaye, çıkarılan petrol, yaratılan katma değer, yabancıların sermaye ve kâr transferleri bilançosu Türkiye’nin kazançlı çıktığını ortaya koyuyordu. Keşke yasa, petrolde milliyetçilik garibesine kurban edilmeden ve budanmadan uygulanabilseydi, kazanç artacaktı. Bugünkü iktidar bir türlü çıkaramadığı yeni Petrol Kanunu Tasarısı hazırladı, ama anlayışı  1954 anlayışından daha liberal değil.

 

İleride yenilenebilir enerjide yerli ve yabancı yatırımı göreceğiz ve dış alemden gelir elde edeceğiz. Sonradan Sayın Şener’in yanlış anlaşıldım düzeltmesi, bizce yeterli değildi, zaten düzeltti de sayılamaz! Çünkü, Sayın Şener’in düzeltme amacıyla söylediği, yabancı sermaye için sınır değil  gruplandırma görüşüne de katılmıyoruz.

 

Sayın Şener’in görüşü özellikle sol muhalefetten destek görürken, Başbakan Sayın Erdoğan, “Biz dünya devleri gelsin diye gırtlak patlatıyoruz. Kabine üyesi bir arkadaşımız yabancı sermaye karşıtı sözler söylüyor” diyor ve bu demeç 13 Temmuz 2005’de  gazetelere geçiyordu. Böyle ters düşmelerde demokratik çözüm, Bakanın ya kendi ya da Başbakan isteği ile görevinden ayrılması değil mi? Bizde her nedense olayı örtmek tercih olunuyor. Başbakanın açıklaması ile aynı günde, Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek de, “Şener de yabancı sermaye istiyor” açıklamasını yapıyordu. Konu şimdi kapandı, kapatıldı, bir daha yazan olmazsa unutuldu diyebilirsiniz...

 

 

Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Şener, yabancı sermaye

konusunda farklı görüş sahipleri, ama Erdoğan bunu sineye çekerken,

acaba yabancı yatırımcılar söylenenleri unutacaklar mı?

 

 

Ülkemizin en deneyimli devlet adamı, 9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, bir röportajımızda bana şöyle demişti: “Başbakan koordinatördür. Bir bakan eğer bir kabinede ister istemez ters düşmüşse, bu sırıtır. Kabine ahengini kaybeder. Dışarıdan bakıldığı zaman, hükümet olarak bu heyet de ahengini kaybetmiş bir heyet olarak görünür. İngiliz Başbakanlarından Gredstone’un bir lafı var. O der ki, “Prime minister has to be a butcher” (Başbakan bir kasap olmak mecburiyetindedir). Yani, hiç merhamet etmeden icraatını yapmak durumundadır.

 

Sayın Erdoğan merhamete mi kapıldı, yoksa AK Parti içindeki dengeler mi kendisini etkiledi, bilinmez, ama Sayın Şener’in bu sözünü sineye çekmek zorunda kaldı. Ancak, yabancı yatırımcıların hiç de sineye çekeceklerini sanmıyoruz, bundan böyle daha çok güvence isteyeceklerdir. Haksız da sayılmazlar.

 

HUKUK LİBERALLEŞTİRİLMEZSE KAZALAR OLUR!...

Yabancı sermayedarlar nasıl güvence istememezlik etsinler ki? İşte, Ağustosun ilk haftasında karşılaştığımız beklenmedik sonuçla, Yap-İşlet Modeli ile yapılan santralların son durumu ortada. ENKA’ya ait 1520 MW’lık İzmir Doğalgaz Kombine Çevrim Santralı, bir vakfın açtığı dava ile “elektrik kamu hizmeti” görüşüyle, şirket ile muhatabı TETAŞ arasındaki idari sözleşmeyi, Anayasa’nın liberal anlayışla düzeltilmesi gereken 155’inci maddesini de bahane sayarak, sözleşme Danıştay incelemesinden geçmedi diye, üstelik Yap-İşlet Kanunu, sözleşmenin Danıştay incelemesinden geçmesini özellikle öngörmezken, sözleşmenin yürütülmesinin durdurulması kararını almadı mı?

ENKA santralları hukuk kazası ile karşı karşıya, çare hukuk kurallarının liberal düzenlemesinde

Şimdi, İzmir’den sonra Gebze, Adapazarı, Ankara doğalgaz kombine çevrim santralları ile İskenderun ithal kömür santralını da açılan davalarla aynı akibet beklemiyor mu? Öyle küçük megavatlardan söz etmiyoruz. Saydığımız beş santralın kurulu güçleri toplamı 5810 MW düzeyinde. Şu andaki toplam kurulu gücümüz olan 37 993 MW’ın yüzde 15.3’ünden söz ediyoruz. Sözleşmenin yürürlüğü durdurulursa, ne olacak? Santralların üretimine son mu verilecek? Açık nasıl kapatılacak?

 

Şimdi Bakanlar Kurulu, kararın uygulanmaması kararını aldı, ama çözüm bu değil elbette. Evet, üretimi durdurmak, Ege bölgesini sıkıntıya sokmak olmayacak işler, ancak bu idari karar hukuk kuralları zorlanarak alınmış bir karardır. Hatalı bir kararı bu yolla yönetim düzeltmeye kalkarsa, anayasamızın ve devlet işleyişimizin temel kurallarından biri olan kuvvetler ayrılığı prensibi çiğnenmiş olur. Yasama kararları beğensek de beğenmesek de uygulanmalı. Bakın, hükümet bazı mahkeme kararlarını uygulamıyor diye örnek oluşturuyor, EPDK gibi bir kuruluş da, bir şirketin lisans işleminde, “DSİ mahkeme kararını su kullanım anlaşmasında uygulasın da, ben ona göre karar vereceğim” diyebilmekte. Üstelik yasal olarak buna hakkı yokken. Hukuk devletinde kesinleşen mahkeme kararlarının tartışması olabilir mi?

 

Bugün bizim beğenmediğimiz bir yargı kararını uygulamayan yönetim, yarın beğendiğimiz doğru olan bir yargı kararını da kendi siyaseti ile ters diye uygulamama yoluna gidebilir ki, o zaman kaos başlar. Liberal düzene tam ters ortam oluşur. Yasama organı, yargının bu ters kararına neden olan hukuk kurallarını düzelterek, sorunu sistemi zedelemeden çözebilmeli, yönetim buna ön ayak olmalı. Evet, çarpıklığa neden olan hukuk kurallarını liberalizm ilkeleri doğrultusunda değiştirmek, elbette izlenmesi gerek yol olacak da, yapılabilecek mi acaba?

 

İzmir santralı sorunu ortaya çıkınca, EPDK’dan yükselen ses de, “lisans alamayan santralların kapatılacağı” idi. Kaldı ki, Türkiye’nin en modern santralları olan bu santrallar lisans isterse lisans vermemezlik edecek makam yok, ama bu laf oyunlarına gerek var mı acaba? Fırsat yakaladık, şu sözleşmeleri yok edip bunları serbest piyasa rekabet koşullarına çekelim çabası mı? Unutulmasın ki, bu santralların satış fiyatları o serbest piyasa fiyatlarının altında. Bu oyunlar o santralların sahiplerine bir şey kaybettirmez, ama bundan sonra Türkiye’ye yabancı sermaye girişinin önünü keser, ne yazık ki bunu göremeyenler oluyor!...

 

DAHA LİBERAL BİR TÜRKİYE DAHA GÜÇLÜ OLACAKTIR!...

Yukarıda sıraladıklarımız daha liberal olmanın gerekçeleri sayılmalı. Anayasamızı daha liberal hale getirmeliyiz, kamu sektörü ve bürokratlarımız liberal görüşlü olmalı, solcusu dahil tüm siyasi partilerimiz liberalizme saygı göstermeli, komünist Çin’in bile liberalizm uygulamaya çalıştığı unutulmamalı, sosyal-demokratlarımız da piyasa ekonomisi ve liberal ortamda kendilerine yer aramalı, devletçiliğin bittiğini anlamalılar, eski devlet müteahhidi ve devlet sırtından para kazanan işadamlığı döneminin kapandığını bazı işadamlarımız içlerine sindirebilmeli, tabii ki imtiyazlar, ayrıcalıklar kaldırılmalı, onların yerini her alanda rekabet almalı, fırsat devlet sırtından değil, rekabetten yakalanmalı. Daha liberal bir Türkiye, daha güçlü bir Türkiye olacaktır.

Liberal ekonomi, vahşi kapitalizm değildir. Liberalizmin ilkeleri,
Adam Smith’den bu yana gelişti ve değişti
 
 

Liberal Türkiye’de yabancı sermaye düşmanlığına, alerjisine yer yoktur. Ulusal bağımsızlık savaşı döneminden gelen milliyetçilik duygularını, bugün için tarihin tozlu yapraklarına gömülü düyunu umumiye korkusundan arındırmak gerekir. Solculuktan gelen antiemperyalist endişeleri aşabilmeliyiz ve bu düşüncelere yer vermemeliyiz. 

 

Ulusal markalar satılmamalı, milli kalmalı gibi örtülü yabancı sermaye karşıtlığının da bir anlamı yoktur. Yabancı sermaye yeni tesisler kurmak için olduğu kadar, mevcut tesislerin satışına, özelleştirmelere de girmelidir. Yabancılar mevcut tesisleri almasınlar yenilerini yapsınlar demenin hiç bir tutarlı gerekçesi bulunamaz, hele bunu yazan ekonomi tahsil etmiş, akademik kariyer yapmış köşe yazarları varsa, onlar miadını doldurmuş, vizyonsuz sözde aydınlardır, görüşlerinin bir değeri kalmamıştır.

 

YABANCI SERMAYE OLMAZSA OLMAZ!...

 

Sürdürülebilir büyüme için yabancı sermaye vazgeçilemez koşuldur. Bir de şunu unutmayalım: Yabancı sermaye, Türkiye’ye Türklerden çok güveniyor. Dünya Bankası Direktörü Andrew Vorkink, yabancıların Türk ekonomisine güveninin, Türk firmalarından daha çok olduğunu ilginç biçimde, Mayıs ayında Yatırım Danışma Konseyi toplantısında açıklamıştı. Yabancılar son 22 yılda Türkiye’de toplam 17.2 milyar dolarlık doğrudan yatırım yaparken, yurtdışına sadece 5.8 milyar dolarlık kâr transferi gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Hani nerede, “yabancılar getirdiklerinden çoğunu götürüyorlar” tezinin doğruluğu?

 

 

Yabancı sermaye Türkiye’ye güç katmakta, onsuz olamaz!

 

Amerikan Express Bankası CEO’su Richard Holmes, 15 Ağustos’ta basına geçen sözleriyle şöyle diyordu: “Yabancı sermayeden korkmaya gerek yok”. Holmes, Türk ekonomisindeki gelişme ve istikrarın yabancı yatırımcılar için Türkiye’yi cazip ülke haline getirdiğini söylüyordu. 45 ülkede mali kuruluşlara muhbir bankacılık ve risk yönetimi, yüksek gelir grubuna giren bireylere de bankacılık ve servet yönetimi hizmetleri veren Amerikan Ekspres Bankası’nın aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkanı olan Holmes, Türkiye’nin kendileri için önemli bir pazar olduğunu açıklıyordu.

 

TÜRKİYE BÜYÜME VE İSTİKRARI SÜRDÜREBİLECEK Mİ?

 

Türkiye mali piyasalarında 2003’de başlayan, 2004’de somutlaşan ve düne kadar süren iyimser trendin ardında önemli ölçüde yabancı para girişi oldu. IMF programı ile enflasyonun düşürülmesinin sağladığı ekonomik istikrar, AB’den müzakere tarihi alınması yabancı para girişini olumlu yönde etkiledi. Bu portföy Temmuz sonunda 44.3 milyar dolara ulaşmış bulunuyordu.

 

 

Ağustosun ortalarına doğru petrol fiyatlarındaki aşırı tırmanış, petrolün varil fiyatının 66 dolara dayanması dünya piyasalarına, bizi olumsuz etkileyen bir atmosfer getirdi. Aslında petrol fiyatları orta dönemde 100 doları hedeflemiş görünüyor. OPEC sepet fiyatı 12 Ağustosta 59 dolara çıkmıştı, 18 Ağustos‘ta 56 dolara geriledi, 25 Ağustos’ta yeniden 59.75 dolar oldu, ABD piyasasında ise 67 doları buldu, fırtına-kasırga derken spot piyasada 69-70 dolarlar da görüldü, artış trendi sürüyor.

 

Petrol fiyatlarındaki artışın direkt etkisinden çok yan etkileri var!

Petrol fiyatındaki artışın Türkiye ekonomisine getirdiği olumsuzluk şimdilik sadece  petrol faturasının 5 milyar dolar artmış olması değil, Türkiye bu artışı rahatça karşılayabilecek güçte. Oluşan atmosfer, krizden çıkmış gelişen ülkelerden yabancı paranın geri çekilmesi gibi bir olgu getiriyor ve Türkiye için de en büyük tehlike bu, ama ne yazık ki belli ölçülerde de gerçekleşiyor.

 

Petrol fiyatları tabii ki doğalgaz fiyatlarını da tetikliyor. Türkiye, doğalgaz ithalinde bundan böyle 100-120 dolar/1000 m3 fiyatlarını bulabilecek mi?  Platts İngiltere’de doğalgaz fiyatlarının Ekim 2005 - Eylül 2006 arasında 57 p/th olacağını tahmin etmekte ki, bu yaklaşık 377 dolar/1000 m3 demek. 2006 kış aylarında ise 69.5 p/th yani 460 dolar/1000 m3 olabileceği görüşünde.

 

Peki, Türkiye’de doğalgaz fiyatları ne kadar yükselecek? Şimdi yüzde 5 - 9’lar telaffuz edilse de yetmeyeceği ortada. Şu anda doğalgaza yapılan subvansiyon var mı, varsa ne düzeyde? Yakında çok artması gereken doğalgaz fiyatları, elektrik fiyatına yansıtılacak mı? Bunun sanayiye etkisi ne olacak? Yansıtılmazsa açık Dünya Bankası kredisi ile mi kapatılacak? Bu arada doğalgaz tüketen özel elektrik şirketleri, bir türlü yeşeremeyen enerji piyasasının kuruyan otları mı olacak?

 

Gelelim bir başka soruna!... Türkiye’de hep sözünü ettiğimiz, yöneticilerin risk oluşturmuyor dedikleri, ama gerçeğin hiç öyle olmadığı, cari açık beklenenin üzerinde büyüyor. Türkiye’de yabancıları tedirgin eden stopaj vergisi konuşulur olmaktan öte yasal sürece giriyor. Yabancı para çekmeyi sürdürebilecek miyiz, yoksa tam tersiyle mi karşılaşacağız?

 

Bu arada 3 Ekim’de AB ile başlayacak müzakereler öncesi, siyasi belirsizlikler ve riskler ortaya çıkmış durumda. Zaten 3 Ekimde başlayacak olan müzakere de değil, tarama süreci, dananın kuyruğu bu sürecin sonunda da kopabilir, ama başlangıçta da pek iç açıcı atmosfer olmayacak gibi. Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin yöntemini ve koşullarını belirleyecek “Müzakere Çerçeve Belgesi” 25 üyeli konseyde henüz onaylanmış değil.  Ankara’nın önüne yeni şartlar sürme çabaları sergileniyor. Türkiye, AB’nin enerji terminali olabilir de, acaba AB bunu göremeyecek kadar körleşebilir mi?

 

Yukarıda sıraladıklarımızın hepsi bir araya gelince, Ağustos ortasında yabancı para çıkışı tetiklendi, küçük miktarlarla da başlasa, Türkiye’den yabancı para çıkışı ile doların değeri biraz yükseldi. Doların daha yükselmesi gerekir de, bunun yabancı para çıkışı ile olması rahatsızlık verici. Sıcak paranın çıkışının yanısıra, henüz bir panik olmasa bile, yerli tasarrufçuda da “Acaba?...” düşüncesi başlamadı değil... Şu anda bu çıkış durmuş gibi görünse de her yeniden başlayabilir!

 

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, “17 Aralık’tan sonra Türkiye’nin taşı toprağı daha fazla para etti” diyerek, öngörülebilir sürece girmiş olmamız nedeniyle ekonomik varlıkların değerinin arttığını, yabancıların ilgi odağı haline gelindiğini belirtiyor. 3 Ekim’de bu ilgide bir duraksama başlamasın diliyoruz!... Sayın Babacan’ın bir başka iddiasını da biz soru şeklinde buraya aktarmak istiyoruz. "Türkiye ekonomisi tarihinin en sağlam noktasında mı acaba?..." Yoksa yıllık bazda şimdiden 39 milyar dolara ulaşmış dış ticaret açığının kırdığı tüm zamanların rekoru mudur sağlamlık noktasının ölçütü?

 

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Ekim ayında Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerinin başlayacağını belirterek, ’’Çünkü, AB’nin liderleri, bugün iç politikada karşılaştıkları bazı sıkıntılar ya da konjonktürel problemlerden dolayı, dünyayı ilgilendirecek stratejik politikaları gölgeleyecek, göz ardı edecek davranışa girmeyecek kadar basiretlidirler’’ diyor da, acabası yok değil... Bazen köstekler, bazen destekler gözükerek koparacak tavizler midir onların basireti? Yarın Güney Kıbrıs Rumlarına Türk limanlarının koşulsuz açılması istenirse ne olacak? Kıbrıs Rum Kesimi, şimdilik Rumların avukatlığını üstlenen Fransa’nın karşı çıkışları, Yunanistan’ın perde arkası diplomasisi, Türkiye’yi AB adımında zora sokacak gibi. AB gözü körleşmişçesine Rum oyunlarına alet olacak mı? Gerilecek ilişkiler ekonomiyi nasıl etkileyecek? Dahası var, 3 Ekim akşamı Türkiye olumsuz bir gelişme ile karşılaşırsa, ister istemez bozulacak ekonomik göstergeler kısa sürede toparlanabilecek mi? Bu etkinin kısa sürede geçmesini kimse beklemesin. Ekonominin yapı taşları ne kadar sağlam olursa olsun, yabancı tercih ve değerlendirmeleri bir süre Türkiye’yi çalkalandıracaktır. Dış itibarımız zarar görecektir.

Evet şimdi istemeyerek de olsa soracağımız bir sorumuz var: Türkiye, geçen yıllarda yakaladığı ekonomik büyümeyi ve istikrarı sürdürebilecek mi? Bu sorunun yanıtı ekonominin yanısıra siyasi bakış gerektiriyor. Önce ekonomik pencereden bakalım.

Gül ve Babacan beklemeseler de 3 Ekim’de ya da 6 ay sonrası

3 Mart’ta AB sürprizi olabilir mi?

Enflasyon ve mali disiplin konusunda süren başarılı kararlılıktan mıdır, nedir, ekonomi soğumaya başlamış, üretim hız kesmiş durumda.  İhracattaki nispi azalma, iç talebin yetersizliği buna neden gösterilebilir. Dış ticaret açığı programlanan 21.1 milyar dolar yerine 45 milyar doları aşabilecek, nitekim Temmuz sonunda yıllık 39 milyar dolara ulaştığı görülüyordu, 11.1 milyar dolar olarak programlanan cari açık 23 milyar dolara uzanabilecek, Merkez Bankası cari açık ile enflasyon ikilemi arasında sıkışmış durumda. Bugün enflasyon yüzde 8 düzeyine çekilebildiyse, bu ekonomik büyümeyi frenlenme pahasına kazanılmıştır. Onun için de halka yansıyan bir rahatlama yok, bilakis işsizlik sıkıntısı var. 2005’de artık yüzde 5’lik ekonomik büyümeyi yakalayıp yakalayamayacağımız da tartışılıyor. Fazla büyüme, fazla enerji tüketimi gerektirir, ama bu yıl planlanan enerji tüketiminin aşılamayışı bile büyümenin yüzde 5’leri aşamayacağını daha yılın ilk çeyreğinde gösteriyordu!

Ekonominin soğuması ne demek? Bunu kısaca açmakta fayda var. Yukarıda da vurguladığımız gibi dış ticaret açığı büyüyor. Petrol fiyatlarındaki yükselmeye rağmen, ithalatta daralma yok, ama ithalat artışında düşüş, kısaca bir durgunluk izi var. Döviz kurunun olumsuz etkisiyle ya da YTL’nin gereksiz aşırı değerlenmesi nedeniyle ihracatta tıkanma gözleniyor. Dış ticaret hacmi gelişme yerine yerinde sayar gibi. Uygulanan model dışa açık büyüme olduğu için ihracat burada önemli. İhracatın tökezlenmesi bir sıkıntıyı gösteriyor. Artan petrol fiyatları, enerji fiyatlarının da yükselmesine ve arzın geri çekilmesine neden olacak. Yakın zamana kadar enflasyonla büyüyen ekonomi, yarınlarda resesyonla küçülecek mi? Resesyon, yani ekonomik durgunluk kapımızı mı çalıyor? Para piyasalarının, borsaların hayali 3 Ekim oldu bittisine bakmayın, onlar doğmamış çocuğa don biçe dursunlar, ekonomik verilerde hastalık izleri var.

Yavaşlayan sanayi üretimi büyümenin hızını kesiyor. Geçen iki yıl sanayi üretimindeki hızlı artış sayesinde yüksek büyüme yakalayan Türkiye ekonomisi, bu yılın ikinci çeyreğinde üretim düşüklüğü ve büyüme hızının bariz biçimde kesilmesiyle karşılaştı. Üçüncü çeyrekte de bu durum devam ediyor. Acaba, aysbergin görünmeyen yüzünde bir kriz var mı? Buna bugünden evet veya hayır denemez. Türkiye için büyüme motoru olan ihracat son aylarda tekliyor. Bunda YTL’nin aşırı değerlenmesinin önemli bir etkisi var, ama hükümet önlem almada gecikiyor ve kararsız. Türkiye’de iç tüketim yavaşlıyor. Zaten iç talebe dayalı bir büyüme modeli içinde olamayız, ama ihracattaki tekleme ile iç talepteki gevşeme birleşince büyüme üzerindeki olumsuzluk artıyor. Bu ortamda yatırım eğilimi güç kaybediyor. Yatırım eğilimindeki gevşeme kaygı verici. Enerji yatırımları iyice gevşemiş durumda. Yatırım yapanlar büyük risk almış durumda. Şimdi pek de umutlu olmayan bir beklenti var. Gerçekte 3 Ekim ne getirecek? AB ile müzakereler başlayacak mı, koşullu ertelenecek mi?  Her şey buna endeksli. Müzakereler öncesi tarama süreci başlayacak olsa bile, bu biraz sıkıntılı bir başlangıç olacak!...

3 Ekim olumlu olursa ve müzakereler gerçekten başlarsa, yabancı sermaye Türkiye’nin şahlanışına katkıda bulunur. Ancak, müzakereler için Türkiye’nin kabul edemeyeceği, beklenmeyen ve de haksız siyasi talepler olursa ne olacak? AB’ye rest çekmek iktidara puan kazandırır mı?  Yoksa yüzünü batıya dönmüş Türkiye’de, bir işi beceremedi diye puan mı kaybettirir? Ata’sından batıya yönelme buyruğu almış Türkiye, o zaman yüzünü nereye döndürecek?

Başbakan Erdoğan AB kapısını açamazsa, alternatif kapı ABD mi?

Doğuya mı? Tabii ki doğuya sırtımızı dönemeyiz, orada ihmal etmemiz gerek bir Türk dünyası ve yarının dünyasında sözü artacak ülkeler var, ama uygarlık batıda. Bizim yerimizde batıda. Hele bazılarımız için korku, bazılarımız için mutlu rüya olacak şekilde İran’a ve İslam dünyasına dönüş olabilir mi? Asla ve asla... Türkiye’nin iç dinamikleri böyle bir değişimi asla ve asla taşıyamaz. Atom bombasına sahip olmayı hedeflemiş şeriatçı İran, Türkiye için güvenilir dost olamaz, bir tehdittir.

 

Şunu da belirtelim, 3 Ekimde olusuzlukla karşılaşılacak olursa, bu Türkiye’nin başarısızlığı değil, AK Parti iktidarının başarısızlığı olacaktır. Çünkü, değişik ve tavizsiz bir siyaset uygulanarak 3 Ekim’e gelinmiş olsaydı, bugün Türkiye’den beklenen bazı tavizleri dile getirmeye ve beklemeye kimsenin cesareti olamazdı. Taviz bir kere verilmeye görülsün, ondan sonra giderek daha büyük tavizler istenir! AK Parti bu yolu kapatamadı ve bir olumsuzlukla karşılaşılacak olursa, sorumlusu  da elbette devletimiz değil, AK Parti Hükümetidir hiç kuşkusuz! Hem de Türkiyenin bir ulusal politikasını sıfırlamış olur ki, bunun sorumluluğu var...

  

Türkiye’yi en iyi tanıyan Amerikalı, ABD eski devlet adamı Marc Grossman, Ağustos ayında basında yayınlanan 4 dizilik demecinin sonunda, “AB ilgisini yitirirse görev ABD’ye düşer” diyordu.  11 Ağustos’ta Milliyet’te yayınlanan bu röportajdan kısa bir alıntı yapalım:

 

Soru: Eğer tam üyelik hedefi gerçekleşmez, AB sizin deyişinizle “devasa bir stratejik hata” yaparsa ABD’nin tavrı ne olur?

 

Grossman: Bence eğer AB bu tarihi fırsatı kullanmasını bilmezse, bunun asla olmamasını umduğumu tekrar vurguluyorum, ama eğer AB, Türkiye’ye ilgisini yitirirse, ABD bu konuda çok iyi düşünüp bir şeyler yapmak zorundadır. Çünkü, Türkiye hedefsiz kalıp yalpalamaması gereken bir ülke. Türkiye demokrasi yolunda devam etmesi ve ekonomik açıdan başarılı olması gereken bir ülke. AB bunu başaramazsa, görev ABD’ye düşer.

 

Soru: Nasıl bir görev bu? Serbest ticaret anlaşmasından mı söz ediyorsunuz?

 

Grossman: Evet, buna benzer seçeneklerden.

 

Grossman açık konuşmuştu. Unutulmamalı ki, batıyı temsil eden, AB topluluğundan çok, liberalizmin odak noktası ABD’dir. AB’nin ABD’ye göre her alanda çok eksiği var, ABD ile kıyaslanınca bir süper güç bile değil, eksiklerini kapatabilmek için Türkiye’ye muhtaç da, Rum ve Ermeni hayalleri için Türkiye’yi feda ederse, karamsarlığa gerek yok. Çıkarları dengelemeyecek bir ortaklığın da anlamı yok! Türkiye’nin yüzü yine batıya dönük kalacaktır ve kaybeden de AB ile bazı sivri Avrupa ülkeleri olacaktır. Aslında AB, 1 Mayıs 2004’de Kıbrıs Rum Kesimi’ni meşru tek devlet varsayarak tam üye yapmakla, Türkiye’ye karşı haksız bir tercih yaptı, hata yaptı, bu hatasının sonuçları belki Türkiye’yi dışa iteleyecek, ama bundan ötürü Türkiye’yi kaybeder ve karşısına alırsa, tarihin en büyük kaybına da uğrayacaktır. Böyle bir gelişme AB için kayıp olurken, Türkiye için kazanç da olabilir. Bakalım 3 Ekim ve ardından 3 Mart Türkiye’ye ne gösterecek?

 

3 Ekim sonrası ya da “Tarama Süreci” sonrası erken seçim gündeme gelecek mi? İktidar, “erken seçim” demek istemiyor. Belki de sırası geldiğinde baskın seçimle iktidarını yenileyebilmek stratejisinin gereğidir. Böyle bir strateji açıklanmıyor, ama beklenmiyor değil. Çünkü, iktidar için yükselen trend kırıldı. Azalan sadece büyüme hızı değil. İktidara destekte de azalma başlamış görünüyor.

 

TNS PİAR’ın Haziran ayı içinde yaptığı anket, Türkiye seçmeninin tercihlerinde çok büyük bir değişim olmasa da, AK Partiye duyulan güvenin azalmaya başladığını gösterdi. 2004 yılı Ocak ayında AK Parti Hükümeti’ne güvenenlerin oranı yüzde 62.5 iken, Haziran 2005’de yüzde 34.5 düzeyine gerilemiş durumda. Buna rağmen AK Parti’ye oy vereceklerin oranı yüzde 51.8 düzeyinde ve iktidarı yeniden alma çoğunluğuna sahip. 

 

3 Ekimde AB ile müzakereler sorunsuz başlarsa, iktidar başarı hanesine yazacağı bu gelişme ve arkasına alacağı rüzgârla baskın erken seçime gitmeyi düşünecektir.

 

3 Ekimde ya da 3 Mart’ta görüşmeler herhangi bir nedenle başlayamaz, ertelenir, AB’de beklenmeyen karşı çıkışlar olursa, bu başarısızlık muhalefetin ve iç dinamiklerin baskısıyla, iktidarı erken seçime gitme zorunda bırakacaktır.

2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce iktidarın yenilenmesi kaçınılmaz görünüyor ve gelecek 2006 yılı Türkiye için yeni bir erken seçim yılı olacak!

2006 erken seçim bekleniyor da,

sonucu 3 Kasım 2002’den ne kadar farklı olur acaba?

Anketler ne derse desin seçimin sonucu bugünden tahmin edilemez. En erken 2006 ilkbaharında ve en geç 2006 sonbaharında olacak seçime kadar, Türkiye siyasi fayları nasıl yeni çatlaklar gösterecek, ne gibi yeni oluşumlarla karşılaşacağız? Bunlar belli değil.

 

Dış politikada AB görüşmeleri, Kıbrıs sorunu, Kuzey Irak, Türkiye’nin başını ağrıtacak da, belki büyük baş ağrımız İran olabilecek. İran’da Cumhurbaşkanlığına muhafazakar bir isim olan Ahmedinecad’ın gelmiş olması, nükleer programdan vazgeçmek istemeyişi, ABD’nin İran’ı karşısına alma ihtimalini güçlendirmiş bulunuyor. Irak’taki batağa rağmen, ABD  İran ile yeni bir çatışma çıkarabilir mi? Belli olmaz... Ancak ABD’nin İran üzerine yapacağı her baskı da Türkiye’nin desteği, Türk-ABD stratejik ortaklığı için yeni bir sınav olacaktır. ABD’nin Irak’tan çekilmeye kalkışması da, Türkiye’nin başını derde sokabilecektir.

 

Olası iç ve dış gelişmeler topluca ele alındığı zaman, Türkiye için özenle belirlenecek stratejiler ve hassas dengelerle büyüme ve istikrar sürdürülebilir, ama büyüme ve istikrarın bıçak sırtında olduğu unutulmamalı. Tabii ki bu da ekonomiyi, özel sermaye ile yatırımı, global dünyadaki konumumuzu, kısacası geleceğimizi etkileyecektir. Unutulmamalı ki, büyüme ve istikrarı sürdürmenin yolu da daha çok liberalizm gerektiriyor.

 

Enerji SEKTÖRÜNÜN SORUNLARI DA LİBERALİZME BAĞLI!...

 

Liberalizm enerjide var mı, yoksa yok mu? Sınırlı liberalizm olabilir mi? Liberalizm edebiyatı yapılırken, örtülü devletçiliğe göz kırpanlar, şantiyelerle donatılmış yatırım alanı olması gereken enerji sektörünü, bitkisiz çorak toprak gibi terkedilmişliğe itelemiyor mu? Şu anda enerji sektörüne giren, girmek isteyen yerli ve yabancı sermaye tedirgin!... Bunda sermaye tarafının hiçbir günahı yok.

 

Yönetim yanlış politika ve söylemlerle sektöre ölü toprağı serpip durgunluğa iteleyiverdi. Yönetim yatırımcıyı gütmeye kalkarsa, sonuç elbette böyle olumsuz olur... Bu yönetim sadece geçmiş dönemlerdeki yatırımların meyvelerini topladı, ama gelecekte meyve verecek yatırımlara olanak tanımadı. Üç yılın bilançosu bunu gösteriyor!

 

Enerji projeleri çoğunlukla bekletiliyor. Geçmiş dönemde temeli atılan Çoruh üzerindeki Muratlı Barajı’nın erken tamamlanması önemli değil!... Orada daha 27 barajlı hidroelektrik santral yapılacak, diğerlerindeki gecikmelere ne demeli? Geçen yıl bu zaman nükleer santral konuşuluyordu, ne oldu da birden bire sabun köpüğü gibi sönüverdi? Hani nerede toryumlu santrallar? İktidarın ilk aylarında söylenenlere bakın, toryumlu santrallar güya 2005’de dünyada işletmeye giriyordu ve Türkiye’de bu işe girişiyordu ne oldu da olamadı?...Bakü-Ceyhan petrol boru hattı da bu iktidarın projesi değil, ama bu iktidar döneminde gecikmeye uğramış projelerden biri, bakalım BOTAŞ’ın zararı ne kadar çıkacak? Başlangıçta Mavi Akım projesini "Bir macera" olarak niteleyenler, bugün o proje sayesinde soluk alıyorlar da, bu hattan gelen doğalgaz bu iktidar döneminde formül değişikliği ile pahalandı mı? Türkiye-Yunanistan doğalgaz boru hattının temelinin atılması da geçmişte başlayan bir proje. Peki, Türk Boğazları’nı petrol tankerleri riskinden kurtaracak Transtrakya projesi iki yıldır neden bekletiliyor? Bulgaristan-Yunanistan alsın diye mi?

 

Enerji özelleştirmeleri için, “birileri nizami gol atacak” denilse de, acaba kaç arpa boyu yol alındı? İktidarın ilk aylarını hatırlayalım, Bakan Dr. Güler, "Bir yıllık süre içerisine işletme haklarının devri tamamlanacak" diyordu. Sonra ne oldu, işletme hakkı devri mi, mülkiyet satışı mı ve dağıtımda yine işletme hakkı devri tartışmaları, sonuçta kaybedilen üç yıl... Bakın, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink enerjide dağıtım özelleştirmeleri için, “TEDAŞ hem taraf, hem rakip, yatırımcı bu riski almaz” diye uyarıyor!... Bu arada her ne hikmetse TÜSİAD, özelleştirmeyi alkışlıyormuş! Ne özelleştirmesi yapıldı ki, enerjide bir türlü halledilemeyen özelleştirmeyi alkışlamak niye? TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu ve TÜSİAD yönetimi, TÜSİAD’ın kuruluş ilkeleri ile çelişiyor galiba!...

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, çevresini yok eden Yatağan Santralı için Türkiye’yi mahkum etse de, böyle bir santralı kapatmayıp çalışmasını sağlayanlar acaba ne denli çevreci ve yeşil enerji yanlısı olabilirler? 11 yıl sonra, Yatağan baca gazı arıtma tesisi için yenilenen protokol, sorunu çözecekmiş diye beklenmemeli, çözüm özelleştirmede, ama üretim tesislerinin özelleştirilmesi bugün gündemde değil.

Afşin-Elbistan A Santralı’nın da çalışırken ölüm saçtığı, Temmuz sonunda basında bir konu idi. Zamanında bu santrallar özelleştirilmiş olsaydılar, bugüne dek revizyona tabi tutulacaklar, yenilenecekler, baca gazı arıtma tesislerine kavuşacaklar ve çevreleri için sorun olmayacaklardı. Çayırhan bu konuda örnektir. Dün aksayan özelleştirmelerden bugün ders çıkarmak, bu işi geciktirmek yerine hızlandırmak gerekirken, son üç yıl sorumsuzca boşa harcanmadı mı?

Yatağan ve Afşin-Elbistan-A gibi eski termik santrallar özelleştirilseydi,

revizyona tabi tutulacak, çevre kirliliğini önleyici önlemler alınacak,

verimlilik artırılacaktı.  Çözüm enerji liberalizasyonunda, ama...

 

Yenilenebilir enerjiler için çıkarılan yasa bir sistem getirmesi, bu kaynakları tanımlaması, YEK Belgesi uygulaması başlatması açılarından olumluydu, ama hedefi sadece fizıbıl projelerin önünü açmaktı, yoksa binlerce megawat proje pazarına canlılık getirmek değil. Biz bu hedefi destekledik, ancak yasanın uygulamasının kendisi kadar iyi olmayacağı ortaya çıktı. Bu yasanın bir de örtülü hedefi vardı, dönemi kapanmış son BOT HES projesi ile Kayseri’ye GAP getirmek, ama ona GAP diyenler, gerçek GAP’ı algılayamışlar ki, gerçek GAP’ın eksikleri tamamlanmayı bekliyor. Neyse, Kayseri’deki BOT HES projesinin istimlak sorunu bu yasayla çözümlendi. Bir yandan eski BOT projelerine soruşturma, bir yanda bir son BOT projesine kolaylık gösterme, enerji politikasında bir çelişki değil mi?

 

Yasanın uygulanmasında da çelişkiler sergileniyor. Önce, Çevre ve Orman Bakanlığı ormanlık alandaki tesisler için kolaylık göstereceği yerde, mevcut statükoyu korumaya kalkıştı. Santral ve onun ayrılmaz parçası, yani mütemmim cüzi olan iletim hatları alanını ayırarak, keseceği bedelleri yüksek tutma sevdasına kapıldı.

 

EPDK ise YEK Belgesi Yönetmeliği’nde belge geçerlilik süresini, bir yıl ile sınırlamaya kalktı, amaç sertifika bedellerini her yıl yeniden toplamak gibi gözüküyor da, bu uygulama hiç hoş değil. Ayrıca, YEK Belgesi’nin, ancak belirli bir dönemde üretilen elektrik enerjisi karşılığı verilmesi bazı sakıncalar doğuruyor. YEK Belgesi verilirken ve yenilenirken, geçmiş dönem üretim değerlerinin göz önüne alınacak olması, özellikle nehir ve kanal tipi deposuz hidroelektrik santrallarda üretimin değişkenliği açısından, yatırımcı için sakınca yaratıyor.

 

Fazla ayrıntıya girmeyelim de, fizıbıl projelere yatırım olanağı tanıyacak kanun, bu uygulamalarla pek de teşvik sağlamayacak gibi. Fizıbıl olmayan projelere gelince, biz onlara zaten destek sağlanmasını istemiyoruz, proje tacirliğine yol açılmasının karşısındayız, gereksiz Hazine desteğini de reddediyoruz, ama yasanın getirdiği kolaylıklar fizıbıl projeler için uygulanmalı. Rüzgârımız boşa esiyor, sularımız boşa akıyor, onlar katma değer yaratmak için esmeli ve akmalı!...

 

Bu yılın ilk yarısında dünya kurulu rüzgâr gücü 50 630 MW düzeyine ulaştı. Oysa, 2005 yılına girerken bu değer,  47 574 MW idi  Yani altı ayda yüzde 6.4’lük bir artış.  Başka hiçbir santral türünde böyle hızlı artış göremezsiniz. 10 yıl öncesine inip 1995’deki dünya kurulu rüzgâr gücüne bakarsak, sadece 4 843 MW  idi. 10 yılda 10 katlık artış başka hangi kaynakta var ki?  Ne yazık ki dünyadaki bu gelişime ayak uyduramayan ülkeler var, onlardan birisi de Türkiye.

 

 
2005 yılının ilk altı ayında dünya kurulu rüzgâr gücü yüzde 6.4 artarken,

Türkiye 5 yıldır 20 MW’lık simgesel güce çakıldı kaldı!

 

Türkiye’de bir an önce olması gerekirken, önemi hükümetçe bir türlü anlaşılamayan, Kyoto Protokolü’nün olanak sağladığı uluslararası yenilenebilir enerji sertifika ticaretinin Avrupa’daki durumuna bakarsak, “yeşil enerjinin en yeşili” olarak nitelenen rüzgâr enerjisinin bu sertifika ticaretindeki MWh değeri, bir diğer yeşil enerji olan hidroelektrik enerjinin 5 katı daha yüksek.
 
Türkiye’ye döviz getirebilecek bu sertifika ticaretine uluslararası ortamda niye katılamıyoruz. Çevre ve Orman Bakanlığı ya da karşı bir sesi çıkmayan hükümet, Kyoto protokolünü imzalamaktan kaçındığı için mi? O zaman yatırımcı olarak sormak hakkımız değil mi? Güney Kıbrıs’ı zımnen tanıdı, tanımadı tartışmalarına neden olan Ek Protokol’ü imzalamaktan daha mı zor, Kyoto Protokolü’nü imzalamak? Bizce Ek Protokol’ün imzalanması doğru olanın yapılmasıydı, Kyoto Protokolü’nün imzalanması da bir diğer doğru iş olacak! Yenilenebilir Enerji Kanunu o protokol imzalandıktan sonra ve onun hükümlerine uygun çıkarılmalıydı. Ya da şimdi hemen Kyoto Protokolü’ne imza atılmalı.
 
Rüzgârda durum böyle de hidroelektrik enerjide farklı mı? Akarsularımızın değerlendirilmesinde gecikmeli hizmet veren DSİ, biriken projelerle hiç kuşkusuz zora girmiş durumda. Nitekim, DSİ Genel Müdürü Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 2003 yılında DSİ’nin elinde ihale edilmiş 402 proje olduğunu, bunların tamamlanması için yıllık yatırım-ödenek miktarı göz önüne alındığında 26 yıl gibi bitiş süresi gerektiğini, bu yıl Haziran sonunda basına açıklayıverdi. Bu açıklamadan bir ay sonra 28 Temmuz 2005 tarihinde Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler’in, “HES’leri özel sektör tamamlayacak” demeci basında yer alıyordu. İyi, güzel, hoş da 2003’den 2005’e, 3 yıl niçin kaybedildi? Biz yıllardır, “HES’leri özel sektöre bırakın” önerisini yaparken, güçlü DSİ peşinde koşanlar vardı ve hâlâ da yok değil.
 

Şimdi beş hidroelektrik santralın (38 MW’lık Antalya Dim HES, 70 MW’lık Tunceli Uzunçayır HES, 29 MW’lık Denizli Cindere HES, 80 MW’lık Zonguldak Köprübaşı HES ve 10 MW’lık Samsun Kumköy HES) özel sektörce tamamlanması için ilan süreci başlatıldı. Aslında bu projeler 6 tane olup, daha önce 120 MW’lık Uluabat Tüneli ve Çınarcık HES’in ihalesi yapılmış, üyemiz AK Enerji bu ihaleyi kazanmıştı. İhaleye çıkılan beş santralın toplam gücü 227 MW, ortalama üretim kapasitesi  796 GWh olup, resmi verisiyle 36 393 MW (127 379 GWh) büyüklükteki hidroelektrik santral projeleri pastasının çok küçük bir dilimini oluşturmakta.

 

Devlet artık baraj ve HES yapmasın, her türlü barajı ve HES’leri özel sektöre bıraksın!

Sayın Bakan’ın “HES’leri özel sektör tamamlayacak” demecine katılmamak mümkün değil, ama “özel sektöre al sana da bu” diyerek, göstermelik proje veren politikalarla olmuyor. Yarınlar için kaçınılmaz olan çok daha liberal ve gerçekten özel sektör yanlısı, hem de yerli ve yabancı diye sermayede ayrımcılık yapmayan politikalarla olabileceği anlaşılmalı. Yani yeni ve tutarlı politikalara gerek var.

O yeni politikaların sahipleri ve uygulayıcıları, “DSİ sadece özel sektörün yapamayacağı büyük projeleri yapacak” demeyecekler, çünkü global dünyada özel sektörün yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği proje olmadığı gerçeğini içlerine sindirmiş olacaklar. Sadece HES’leri de değil, elektrik üretiminin yanısıra sulama ve içme suyu amaçlı projeleri de özel sektör gerçekleştirmeli ve gerçekleştirecek. O zaman devletin DSİ’sine de ihtiyaç kalmayacak, o da özelleşecek, er ya da geç olacak bu. Biz erken olmasını isteyenlerdeniz. Su kullanım anlaşmalarının yerini alacak lisansları da, EPDK benzeri bağımsız bir otorite vermeli. Yazık değil mi, DSİ portföyünde onlarca yıl projeleri bekletmeye ve maliyetlerini her yıl katlamaya…

Çağdaşlaşmada ipi göğüsleyebilmek liberalizmde ilerlemeye bağlı...

Liberalleşme bir bütündür ve bileşik kaplar kuralına benzer biçimde sadece bir sektörde, ya da sadece ekonomi alanında olmaz. Liberal düşünce, liberal hukuk, liberal ekonomi ve liberal sektörler, liberalizasyon zincirinin halkalarıdır. Biz bu halkaları daha yerleştiremedik. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Tüm sorunların çözümü için sihirli reçete daha çok liberalizm. Öyleyse, başlangıçta dediğimiz gibi;

“Daha lİberal olmak gerekmİyor mu?”...

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr