Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   22.11.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Petrol şirketleri yenilenebilir enerjiye nasıl bakıyor? (How are the oil companies viewing renewable energy?) 25.08.2005

Dr. Ferruh DEMİRMEN
- 00.00.0000
Bağımsız Petrol Danışmanı
 


Petrol şirketlerinin ana faaliyetlerinin petrol ve doğalgaz olduğu ve yenilenebilir enerjinin (YE) bu kaynakları dışladığı göz önünde bulundurulursa, bu şirketlerin YE ile ne ölçüde ilgilendiği akla normal olarak gelen bir soru. Hatta bazı gözlemcilere göre petrol endüstrisi ve gelişmekte olan YE sektörü biribiriyle ters durumda. Bu konuya burada açıklık getirmeye çalışacağız.
 

 
Petrol ve yenilenebilir enerji birbirine ters mi?
 
Şirketlerin Genel Yaklaşımı
 
Önce şurasının altını çizmek gerekir ki  petrol şirketleri, özellikle dev şirketler, ticari çıkarları açısından kendilerini herşeyden önce genel anlamda enerji şirketleri olarak görürler. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin doğal zenginliği ve coğrafi dağılımı, ekonomik gerekçeler (maliyet hususu), ve başka bir fosil enerji türü olan kömürün çevresel ve sağlık açısından sakıncıları, bu şirketleri petrol ve doğalgaz enerji kaynaklarının arama, üretim ve ticaretine yöneltmiştir.
 
Ancak, dünya enerji ihtiyacının sürekli artması (ABD’nin EIA kuruluşunun en son öngörülerine göre dünya enerji tüketimi 2002-2025 süresinde yılda ortalama %2 büyümeyle %57 oranında artacak), petrol ve doğalgaz rezervlerinin sınırlı olması (bu kaynaklardan gelen üretimin ne zaman düşüşe geçeceği büyük tartışma konusu), ve son yıllarda gittikçe dikkat toplayan çevresel sorunlar, dünya enerji ihtiyacının karşılanmasında YE’ye doğal olarak önem kazandırdı.
 
Günümüzde hidrolik enerji her nekadar fosil enerji ile maliyet açısından rekabet edebiliyorsa da, diğer (biyokütle, jeotermal, güneş, rüzgâr, dalga/gelgit) YE türlerinin genel olarak yüksek maliyette olması, birçoğundan aralıklı sağlanan enerjinin depolanmasındaki güçlük, ve YE altyapısının sınırlı olması, YE’nin dünyada daha yaygın kullanılmasına engel olmuştur. (Hidrojen alternatif enerji olmakla beraber genellikle YE sayılmıyor, ve bu yazının konusu dışında).
 

2002 yılında YE dünya toplam enerji tüketiminin %8’ini oluşturdu. EIA’ya göre 2002-2025 döneminde dünya YE tüketimi yılda ortalama %1.9 artış gösterecek. Bu artışa karşın YE’nin payı 2025’de yaklaşık %8 düzeyinde olacak (Şekil 1). Yıllık büyümeye karşın pay oranının aynı kalması, doğalgaz ve kömür tüketimlerinin daha hızlı artacağı.

Yüzde 8 oranı düşükse de göz ardı edilemeyecek bir oran. Daha ileriki yıllarda YE enerji payının daha da yüksek olacağı büyük olasılık. Dünya petrol ve doğalgaz fiyatlarının sürekli artışı, YE maliyetinin düşürülmesine yönelik teknolojik çalışmalar, ve hükümetlerin YE’ye olan desteği, bu enerjinin üretim ve tüketimine ivme kazandıracak. Ekonomisi “olgun” ülkelerde YE’nin artışı ağırlıklı olarak rüzgâr, güneş, jeotermal gibi hidrolik olmayan enerji kaynaklarında oluşacak. Bu enerji türlerinin yaygınlaşmasında hükümet desteği büyük rol oynayacak. Henüz çıkış yapmış olan (“emerging”) ve ekonomisi geçiş aşamasındaki ülkelerde ise YE’nin artışı daha çok hidrolik kaynaklı olacak.

 

Güneş termik elektrik santralları.
İşte bu gelişmeler çerçevesinde kendilerini “enerji şirketi” olarak gören birçok petrol şirketi, YE (ve alternatif) enerji üretimini ve ticaretini uzun vade perspektifi ile faaliyet alanlarına dahil ettiler. Şirketlerin YE faaliyetleri hidrolik olmayan kaynaklara yönelik. Fosil enerjinin küresel ısınmaya ilişkin etkisini azaltmak amacıyla Aralık 1997’de imzaya açılan ve 141 ülke tarafından onaylanan Kyoto Protokolü, şirketlerin YE’ye olan ilgisini daha da arttırdı. Protokol, atmosferik emisyon miktarlarının 2012 yılına kadar 1990 yılının düzeyine indirilmesini öngörüyor. Protokol 16 Şubat 2005’de yürürlüğe girdi.
 
Bu bakımdan petrol endüstrisini ve gelişmekte olan YE sektörünü rakip görmek yanlıştır. Petrol şirketleri YE’nin gelişmesinde ve teknolojik olarak geliştirilmesinde genellikle (ekonomik koşullar izin verdiği ölçüde) aktif rol oynamak isterler. Şirketler her nekadar bu yaklaşımlarını toplumsal ve çevresel sorumluluklarının bir parçası olduğunu söylerlerlerse de, YE’ye olan ilgilerinin ana nedeninin ticari (“business”) olduğunu da inkar etmezler. Ayrıca, YE faaliyetlerinin şirketlerin kamuoyundaki imajını olumlu yönde etkilediğini ve şirketlerin bu hususu göz ardı etmediklerini eklemekte yarar var.
 
AB ve ABD Şirketlerindeki Değişik Tutum
 
Buna karşın yine vurgulamak gerekir ki petrol şirketlerinin YE’ye olan ilgisi şirketten şirkete değişir. Genel olarak BP ve Shell gibi Avrupa kökenli şirketler YE’ye daha fazla ilgi gösterirler. Bu yaklaşım AB’nin YE’ye yönelik hedefi ve teşvikiyle yakından ilgili.
 

BP ve Shell gibi Avrupa kökenli şirketlerin yenilebilire ilgisi fazla.
1997’de yayınlanan AB Yenilebilir Enerji Beyaz Dosyası (”White Paper”), YE’yi toplumun enerji politikasının ana unsuru olarak belirlemiş ve YE’yi desteklemek amacıyla çeşitli önlemler (vergi teşviki, yatırımı kolaylaştırmak, piyasa düzenlemesi, vb.) saptamıştır. YE, hava CO2 emisyonunun azaltılması ve enerji güvenliği için gerekli görünüyordu. Beyaz Dosya, AB üyeleri ülkeler için çeşitli YE türlerinin kullanımına yönelik hedefler belirledi. 2001’de yayınlanan AB Yenilenebilir Enerji Direktifi bu hedeflerde bazı revizyonlar yaptı.
 
Genel olarak, AB hedefleri YE’nin AB-15 topluluğundaki enerji tüketim payının 2010 yılına kadar %12 olmasını öngörüyor. 2004 yılında bu tahmin %10’a çekildi ama resmi hedef değiştirilmedi. 2000’de gerçekleşen oran %6 idi. 2010 yılında yenilebilir kaynaklardan elektrik kullanımı hedefi AB-15 topluluğu için %22, AB-25 topluluğu için %21. Hedefler, yenilebilir elektrik üretiminde aslan payının bugün olduğu gibi 2010 yılında da hidrolik ve rüzgâr kaynaklı olacağını gösteriyor. Aradaki önemli fark, bugüne kıyasla biyokütle payı 2010 yılında hidroliğin aleyhine belirgin bir artış gösterecek.
 
AB kökenli petrol şirketleri bu hedefler çerçevesinde YE’ye yöneldiler ve YE ticaretine küçük çapta da olsa başladılar, projeler geliştirdiler. Projelerde zamanla bir artış var. Strajik hedef YE kullanımına uzun vadede proaktif olarak hazırlıklı olmak. Buna paralel olarak şirketler akademik kesimler, araştırma enstitüleri ve küçük uzman şirketlerle işbirliği yaparak, YE teknolojisine yönelik çalışmaları destekleme yoluna gittiler. Bu çalışmalarda ana amaç, teknoloji yoluyla YE maliyetinin düşürülmesi. Nitekim, Shell’e göre teknolojik ilerlemeler ve hükümet desteği sayesinde güneş enerjisinden sağlanan elektriğin maliyeti son 10 yılda %50 azaldı. Maliyetin daha da düşeceği kesin görünüyor. (Buna ilişkin olarak, EIA’ya göre 2000-2020 döneminde YE’nin maliyeti enerji türüne göre %10-50 nispetinde düşecek. En fazla düşüş en pahalı olan güneş enerjisinde görülecek).
 
ExxonMobil ve Chevron gibi ABD kökenli şirketlerin YE’ye olan ilgisi ise daha az. Bu yaklaşım ABD yönetimlerinin ve politikacılarının, özellikle Cumhuriyetçilerin, AB’ye kıyasla YE’ye az önem vermeleriyle yakından ilgili. Serbest piyasanın egemen olduğu ABD’de federal enerji politikası, YE’nin daha yaygın bir şekilde üretim ve tüketimini ağırlıklı olarak  piyasa koşullarının gidişatına ve kontroluna bırakmış, ve bu alandaki gelişmeleri genellikle şirketlerin tercihine bırakmıştır. Bazı eyaletlerin (özellikle Kaliforniya) YE’ye daha sıcak bakmalarına karşın ülke çapında YE’ye olan ilgi nispeten düşük.
 
Bunun bir yankısı olarak - ve Başkan Bush’un isteği doğrultusunda - ABD Kongre’si Kyoto Protokolu’nu onaylamadı. Kyoto Protokolu’nun özel sektöre mali yük getireceğini ileri süren Bush yönetimi, “green house” emisyon etkilerinin Protokol’un öngördüğü ölçüde azaltılmasını özel sermayenin insiyatifine (“volunteer compliance”) bırakmıştır.
 
Buna ilişkin olarak, şirketler Bush yönetimiyle fikir birliği içinde, fosil enerjinin iklim değişikliğine yol açtığı görüşünü desteklemiyor, bu tezin bilimsel olarak kanıtlanmıdığını ileri sürüyorlar..
 
Yine bu tutumun başka bir yankısı olarak ABD kökenli petrol şirketleri YE’yi toplumsal ve çevresel açıdan ziyade ağırlıklı olarak maliyet açısından değerlendirme yönüne gitmişlerdir. Günümüzdeki maliyet gerçeklerinin fosil enerjiye avantaj sağlaması, şirketlerin YE’ye olan ilgisini, özellikle güneş ve rüzgâr enerjisine, oldukça sınırlı tutmuştur. Çevresel/iklimsel sorunlara ilişkin olarak şirketler genellikle kojenerasyon (elektrikle beraber su buharı üretimi) gibi enerjide verimliliği arttırma ve yeni (temiz) yakıt teknolojisini geliştirilmesi faaliyetlerine yönelmişlerdir.
 
2003 yılında YE’nin ABD’deki enerji tüketim payı yaklaşık %6 idi, ve YE ağırlıklı olarak biyokütle (%47) ve hidrolik (%45) olarak oluştu. EIA’nin tahminlerine göre 2010 yılına kadar ABD’de YE tüketim oranı değişmeyecek. Bu oran AB’nin 2010 yılı %12 hedefinin yarısı.
 
Bütün bunlara karşın ABD’de YE’ye olan tutum bir değişim arifesinde görünüyor. 2004 yılının ortasına kadar 18 eyalet, YE kullanım payının artışını öngören yasal düzenlemeler yaptı. Bu eyaletlerin başında tükettiği elektriğin yaklaşık %30’unu yenilebilir kaynaklardan (özellikle hidro ve jeotermal) elde eden Kalifornia var. Teksas’da Ağustos’ta yürürlüğe giren yeni bir yasa, YE’nin 2015 yılına kadar eyalette kullanılan toplam enerjinin %5’ini oluşturmasını öngörüyor. 2025 yılı için hedef  %10. Petrol endüstrisinin ağırlıklı olduğu Teksas’da yenilebilir elektriğe verilen bu önem ilginç.

Belki de daha önemli, geçtiğimiz 8 Ağustos’ta Başkan Bush yeni Enerji Yasası’nı imzaladı. Yeni yasa YE’ye bir ölçüde federal destek veriyor. Her nekadar 14.5 milyar dolarlık enerji teşviki (10 yıl sürecinde) ağırlıklı olarak fosil enerjiye (petrol, doğalgaz, kömür) yönelik ise de, yaklaşık 3.1 milyar dolarlık bir teşvik paketi YE’ye ve yeni yakıtlara ayrılmış. En göze çarpan destek, metanol, biyodizel (çiftçilerin yararına) ve karma (“hybrid”) yakıtlara. Rüzgâr, güneş ve jeotermal enerjiye de ayrıca destek var. Yasa birçok “yeşil enerji” yandaşlarını tatmin etmedi.

ABD, artk methanola ve biyodizele (enerji tarımına) göze çarpan destek sağlıyor.

Bu yasal gelişmeler YE’nin ABD’deki kullanımını arttıracağı gibi büyük bir olasılıkla ABD kökenli petrol şirketlerinin YE’ye olan ilgisini de arttıracaktır. Bu ilginin pratik veya sayısal anlamda ne gibi değişiklikler getireceğini kestirmek zor. Bununla beraber, henüz federal bir hedef yok ise de, YE’nin ABD’de kullanım payı 2010 yılında %6’yı geçip AB’deki paya yaklaşabilecekdir. Buna paralel olarak ABD’de günümüzde YE’de ağırlıklı olan hidrolık enerji payının düşmesi beklenir. (Petrol şirketlerinin YE girişimleri hidrolik olmayan kaynaklarda).
 
Bu genel bakıştan sonra 3 dev petrol şirketin, Shell, ExxonMobil ve Chevron, YE’ye yönelik faaliyetlerine kısaca göz atalım. Avrupa kökenli BP’nin bu konudaki faaliyetleri bu websitede geçtiğimiz ocak ayında ele alındı.
 
Shell
 
Enerji sektörünün dinamik ve her zaman değişime açık olduğunu kaydeden Shell, geçmişte olduğu gibi ileride de enerji sorunlarının çözülmesinde önder olma iddiasında. Şirket, sürdürülebilir (“sustainable”) gelişme için karbon emisyonlarının azaltılmasının zorunlu olduğuna inanıyor. 2050 yılına kadar dünya enerji talebinin 2 kat arttacağını tahmin eden Shell, bu talebi karşılamada YE’nin önemli rol oynayacağı görüşüyle - ancak bu hususta sayısal bir öngörü verilmiyor - gelecek için hazırlıklı olmak istiyor. Shell’e göre YE’nin fosil enerjiyle ekonomik açıdan etkin bir şekilde rekabeti için en aşağı 10 yıl var.
 
Şirketin geliştirdiği en son strateji belgesinde 2025 yılına kadarki süreçte oluşabilecek üç global senaryo değerlendiriyor. Bu senaryolar verimlilik (piyasa teşvikleri), güvenlik (yasal önlemler ve denetleme), ve sosyal dayanışma/eşitlik etkenlerinin toplumlardaki ağırlığına bağlı olarak saptanıyor. Her üç senaryoda da artan enerji talebi YE ve geleneksel olmayan enerjinin kulanımını gündeme geliyor. YE’nin önem derecesi senaryodan senaryoya değişiyor. Yasal önlemlere ve sosyal huzura ağırlık veren toplumlarda (örneğin AB) YE’ye teşvik artıyor. Piyasa ekonomisinin ağırlıklı olduğu toplumlarda (örneğin ABD) yüksek enerji talebi ve fiyat rekabeti fosil enerjiyi ön plana çıkarıyor.

Şirket YE faaliyetlerini “Shell Renewables” yan firmasının kurulmasıyla 1997’de başlattı. “Shell Renewables” Shell’in 5 ana iş biriminden birisini oluştuyor (Şekil 2). Firmanın Avrupa, Afrika, Orta Doğu, Kuzey ve Güney Amerika, ve Asya-Pasifik’te yer almış 75 ülkede faaliyeti var. Firmanın faaliyetleri güneş ve rüzgâr enerjisi ile ilgili. Biyokütle ve jeotermal enerji ile ilgili faaliyetler (hidrojenle beraber) Shell’in öteki birimlerince ele alınıyor.


Güneş enerjisi: Merkezi Amsterdam’da olan “Shell Solar” firmasının dünyada yılda 80 MW kapasitelik fotovoltaik (elektrik) üretim olanağı var. İmalat merkezleri Almanya, ABD, japonya, Hindistan, ve Portekiz’de bulunuyor. Firmanın 7 ülkeye yayılmış 50 satış merkezi ve 1300 çalışanı var. Üretilen elektrik kırsal alanlarda konutlara ve ulusal elektrik şebekelerine veriliyor. Firma son zamanlarda faaliyetlerini Siemens firması ile entegre etti.
 
1998-2004 yıllarında firma İngiltere, Hollanda, Almanya, Malezya, Çin, Güney Afrika ve Kuzey Amerika’da (Kalifornia, Yeni Meksika, Kanada) çeşitli güneş enerjisi projeleri gerçekleştirdi. 2004 yılında Almanya’da Leipzig’de iki ortakla beraber kurulan 5 MW’lık tesis dünyanın en büyük güneş santralı oldu. 33 bin 500 paneli içeren ve 1800 konutun elektrik gereksenimini karşılıyan santral, yılda yaklaşık 3700 ton C02 emisyonun azalmasına olanak sağlıyor. Ağustos’da yine Almanya’da (Bavarya’da) yapımı başlayan daha da büyük bir güneş santralı 10 MW’lık güçte olup 3300 konuta elektrik sağlayacak. Projenin maliyeti 40 milyon avro.
 
Yeni projelerden biri, Kaliforniya’nın “Central Valley” bölgesinde su arıtması ve depolomasıyla ilgili, özel bir patentle kurulacak 980 KW’lık güneş santralı. “Shell Solar” bu projenin gerçekleşmesi için yerel elektrik üretim ve dağıtım şirketinden (“Pacific Gas & Electric”) yaklaşık 3 milyon dolar sübvansiyon alıyor. Yerel şirket bu yardımı müşterilerinin çevresel duyarlığına saygı çerçevesinde yapıyor. Kurulan sistem müşterilere 25 yılda 3 milyon dolardan fazla tasarruf sağlayacak. “Shell Solar”ın yine Kaliforniya’da “Palm Springs”de buna benzer başka bir projesi var.
 
Son 5 yılda “Shell Solar,” kırsal alanlarda, ulusal şebekelerden uzak 100 bin konuta fotovoltaik elektrik sağladı. 2005 yılında 40 bin konuta daha elektrik verilecek. Girişimler satış, kurma ve satış-sonrası hizmeti içeriyor. Firma aynı zamanda kırsal alanlardaki sanayi kuruluşlarına da fotovoltaik elektrik veriyor. Kırsal faaliyetler Sri Lanka, Hindistan, Filipinler, Çin ve Endonezya’da olup 900 personelle yürütülüyor. Shell’e göre kırsal alanlarda enerjinin en ucuzu genellikle güneş enerjisi.
 
Güneş enerjisi teknolojisi ile ilgili Shell kendi AR-GE labaratuarlarında çalışma yaptığı gibi çeşitli imalatçılar ve uluslararası kuruluşlarla da işbirliği yapmaktadır. Aslında şirketin güneş enerjisi teknolojisi ve uygulamasına yönelik faaliyetlerinin 30 yıllık geçmişi var.
 
Rüzgâr enerjisi: Shell’e göre rüzgâr enerjisi yenilebilirler arasında en ucuzu. Türbin teknoljisindeki gelişmeler ve hükümet destekleri Shell’i rüzgâr enerjisine ciddi bir boyutta eğilmesine yol açmış bulunuyor. Güneş enerjisinde olduğu gibi Shell rüzgâr enerjisinde de sektörde en ön sıralarda yer almak istiyor. Şirketin rüzgâr enerjisi ile ilgilenen yan şirketi merkezi Amsterdam’da olan ve 50 personel çalıştıran “Shell WindEnergy.”  Firma Avrupa’da ve ABD’deki ortaklarıyla işbirliği yaparak öncelerdeki pilot projelerden ticari boyuttaki rüzgâr enerjisi üretimine geçmiş durumda.
 
Firmanın elinde bugün 740 MW’lık işletme kapasitesi var. Bu kapasite Avrupa’da ve ABD’de yer alıyor. Bu kapasite ile “Shell WindEnergy” dünyada rüzgâr çifliklerine sahip en büyük 10 firmadan biri oluyor. Firma 2005 yılının sonuna kadar yaklaşık 1000 MW’lık bir kapasiteye sahip olmayı hedefliyor. Kuzey Deniz’de Hollanda açıklarında bir proje firmayı deniz rüzgâr enerjisinde ön safhalara koyabilecek.

Avrupa’daki projeler arasında Shell’in Almanya’da Harburg rafinerisindeki rüzgâr parkı, petrol şirketlerince kurulan ilk rüzgâr türbinini temsil ediyor. 2000 yılında kurulan, 3.6 MW kapasiteli tesis, Hamburg’da 1600 konutun ihtiyacına eşdeğer elektrik üretiyor. Bu projeyi 2000’de İngiltere’de kurulan 4 MW’lık “Blyth” deniz rüzgâr parkı izledi. Buradaki türbinler dünyadaki deniz rüzgâr türbinlerinin en büyüğü ve Kuzey Deniz’de kurulan ilk rüzgâr tesisleri. Üretilen elektirik 3000 konuta yeterli olup denizaltı kablolarıyla yerel şebekeye veriliyor.

Shell Renewables, rüzgâr (offshore da dahil) ve PV güneş santralları üzerinde çalışıyor.

İspanya’da 2003 yılında işletmeye başlayan “La Muela” rüzgâr parkı ise “Shell WindEnergy”nin ilk ticari boyuttaki rüzgâr tesisi. 99 MW’lık tesis 70 bin konutun elektrik ihtiyacını karşılıyabiliyor. İspanya günümüzde dünyada ikinci en büyük rüzgâr kapasitesine sahip ülke.
 
ABD’ki pojeler arasında Wyoming eyaletinde kurulan “Rock River” rüzgâr parkı “Shell WindEnergy”nin ABD’deki ilk ticari girişimi oldu. Dört ayda yapımı bitirilen 50 MW’lık park, 2001’den bu yana 25 bin konuta elektrik veriyor. Bu projeyi ikisi Texas’da, ikisi Kaliforniya’da (ABD’de rüzgâr enerjisini 1980 başlarında ilk kullanan eyalet) ve bir tanesi Colorado’da olan projeler izledi. Bu rüzgâr parkları toplam 558 MW kapasiteli olup yaklaşık 165 bin konutun yıllık elektrik ihtiyacını karşılıyor. Colorado’daki 162 MW’lık rüzgâr parkı projesi ihale yoluyla alındı. Yerel yetkililer ihale sürecinde rüzgâr enerjisini rakip enerji seçeneklerinin (kömür ve doğalgaz dahil) en uygunu olarak seçti.
 
Bu projelere ek olarak Shell’in iki büyük rüzgâr enerjisi girişimleri daha var. Bunlardan biri, Hollanda’nın kuzeyinde kıyıdan 10 km açıkta kurulması planlanan deniz santralı. 36 türbini içerecek olan santral 108 MW kapasitesinde olup 100 binden fazla konuta elektrik verebilecek. Tesisin temeli denizin 30 m derinliğinde olacak. 200 milyon avro maliyetindeki santralın yapımı 2005 yılının sonunda başlayacak ve 2006’da bitecek. Proje Hollanda hükümetinden mali destek görüyor.
 
Diğer girişim henüz tasarı aşamasında. Tasarı İngiliz hükümetince onaylanırsa Shell ortaklarıyla beraber Londra’nın 100 km açığında denizde, platformlar üzerinde, yaklaşık 1000 MW’lık bir rüzgâr santralı kuracak. 270 türbini içine alacak santral dünyanın en büyük rüzgâr enerjisi tesisi olacak ve Londra’daki konutların dörtte birinin (en az 750 bin konut) elektrik gereksenimini karşılayabilecek. Bu şekilde İngiltere’nin 2010 yılına kadar enerji ihtiyacının %10’unu YE’den sağlama hedefine büyük katkıda bulunacak. Proje sayesinde yılda 1.9 milyon ton daha az CO2 emisyonu olacak. Maliyeti 2.7 milyar dolar olan proje permi aşamasında.
 
Diğer faaliyetler: Güneş ve rüzgâr enerjisine ek olarak Shell biyokütle ve jeotermal enerji ile de meşgul. Biyoyakıt üretiminde etanol’un benzinle karıştırılması ve biyoester’in dizel ile karma edilmesi bu faaliyetler arasında. Şirket maliyeti düşürmeye yönelik teknolojinin geliştirilmesinde bir Kanada firması ile stratejik işbirliği içinde. Araştırma kapsamında biyokütlenin sıvılaştırlması (“Biomass-To-Lıquids”) konusu da var.
 
Jeotermal enerjide Shell’in belli bir projesi yok. Ancak şirket AB’nin “Sıcak Kırık Kayaç” projesinde sondaj maliyetini düşürmeye yönelik çalışmalar yapıyor. Projenin amacı jeotermal elektrik üretimi. El Salvador’da da bir ortakla buna benzer bir çalışma var. Proje başarılı olursa 1-5 MW arası kapasitede bir tesis oluşacak.
Ayrıca Shell, dünyada emisyon ticaretini başlatan ilk firmalardan bir tanesi. Firma bunun için 2001’de bünyesinde özel bir birim kurdu ve şimdi dünyada 15 değişik pazarda faaliyet gösteriyor. Faaliyetler Shell’in 28 işyerinde hidrokarbon üretiminden kaynaklanan CO2 emisyonlarıyla ilgili.
 
Bunlara ek olarak, Shell’in BP, ConocoPhilips ve bir İskoç firmasıyla oluşturduğu bir konsorsiyum, doğalgazı hidrojen ve CO2’e çeviren bir santral projesinin fizibiletesini yapıyor. Santral teknolojisinde bazılarınca “çağ atlama” olarak nitelendirelen proje, 250 bin konutun elektrik ihtiyacını karşılayabilecek ve geleneksel fosil kaynaklarıyla çalışan santralların yaptığı emisyonun %10’u kadar emisyon yapacak. Santral İskoçya’nın kuzey kıyısında kurulacak ve üretilen CO2 Kuzey Denizi’nde yeraltındaki bir rezervuara basılacak. 350 MW’lık “Yeşil Santral”ın maliyeti yaklaşık 350 milyon sterlin. Santralın 2009’da işletmeye başlaması planlanıyor.
 
ExxonMobil
 
ExxonMobil YE’ye, özellikle güneş ve rüzgâr enerjesine sıcak bakmıyor. Şirketin başkanı Lee Raymond’un 2003’de yaptığı bir konuşması ve geçtiğimiz temmuzda şirketin dergisinde yayınlanan sözleri bu konuda net mesaj veriyor. YE’nin geleceğin enerji denkleminde önemli rolü olmayacağını ileri süren Raymond, güneş ve rüzgâr enerjisi gibi alternatif enerji türlerinin ilginç, ancak ekonomik olmadığını, bu enerji türlerinin üzerine düşenlerin kamuoyunu esas konudan saptırdıklarını ileri sürdü.
 
Güneş ve rüzgâr enerjinin iki kat büyümesi durumunda bile bunların önümüzdeki 25 yılda dünya enerji ihtiyacının ancak %1’ini karşılayabileceğini savlayan Raymond, “Ben %99 üzerinde odaklanmak isterim” demiştir.
 
Bu sözleriyle Raymond, birçok politikacıları ve “yeşil enerji” yandaşlarını, ve bu arada BP ve Shell gibi şirketleri de karşısına alıyordu..

Raymond’a göre güneş ve rüzgâr enerjisi piyasa ekonomisi koşulları altında değil, hükümetlerin politikaları ve desteği sayesinde büyüme gösterecektir. Raymond, dünya enerji talebinin  karşılanmasında hükümet politikalarının dışında piyasa koşullarının egemen olması gerektiğini savunuyor. (Bu sözleri söylerken Raymond, ABD’deki petrol ve doğalgaz faaliyetlerinin, özellikle derin deniz çalışmalarının, öteden beri ABD hükümetinin vergi teşvikinden yararlandığını gözardı ediyor. Nitekim yukarıda sözü edilen ve yeni yürürlüğe giren ABD Enerji Yasası da bu yönde). Netice olarak ExxonMobil’in güneş ve rüzgâr enerjisine yönelik projesi yok.

ABD petrol şirketleri, çevre adına rüzgâr ve güneşten çok enerji verimliliği ve kojenerasyon santrallarına ilgi gösteriyorlar.

Kyoto Protokolu’nu ve iklim değişikliği argümanını desteklememesine karşın karbon emisyonlarını azaltmayı bir hedef olarak edindiğini belirten ExxonMobil, çevresel sorunların çözümüyle ilgili olarak enerjide verimlilik/tasarruf ve yeni teknoloji çalışmalarına öteden beri yatırım yaptığını, operasyonlarında (upstream, downstream) emisyon hususunda özen gösterdiğini, ve bu bağlamda Stanford Üniversitesi’nde başlatılan “Küresel İklim ve Enerji Projesi”ne 100 milyon dolarlık bir katkıda bulunduğunu kaydeder. Bir endüstri grubu tarafından desteklenen bu proje, emisyonların tecridi (“sequestration”) ve yeni yakıtların geliştirilmesi gibi çeşitli enerji konularında bilimsel çalışmaları kapsıyor.
 
Buna karşın Kyoto Protokolü’nün bu yılın başlarında yürürlüğe girmesinden sonra kendini kamuoyu baskısı altında olduğunu hissetmiş olmalı ki, ExxonMobil iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel çalışmalara büyük önem verdiği mesajını son aylarda ABD televizyon kanallarında - bir reklam olarak - sık sık vurguladı.
 
Enerjide verimliliğe ilişkin olarak şirket, kojenarasyon teknolijisinde önemli yatırımlar yaptı. Dünyada 32 lokasyonda yer alan tesislerin toplam elektrik gücü 2700 MW. Şirket bu teknolojide dünyada önder durumunda. Kojenerasyonla beraber şirket, dünyada çalıştırdığı rafinerilerde ve kimya fabrikalarında son 25 yılda %35 enerji tasarrufu yaptığını kaydeder. Şirkete göre bu uygulamalar Birleşik Krallık’ın (“İngiltere”) bir yıllık emisyonuna eşit CO2 emisyonunun azalmasına yol açtı. Kojenerasyona paralel olarak şirket, emisyon azaltılmasıyla ilgili, yeni yakıtlar dahil diğer teknolojik çalışmaları destekliyor.
 
Chevron
 
ABD kökenli başka bir dev petrol şirketi olan Chevron’un (eski Texaco’yu içine alıyor) YE’ye olan tutumu ExxonMobil’e kıyasla daha az katı olmakla beraber ExxonMobil’inkinden fazla farklı değil. Şirket alternatif ve yenilenebilir enerjinin ileride dünya global enerji denkleminde önemli olacağına inaniyorsa da YE için teknolojinin ve olumlu ekonomik koşulların önemini ön plana çıkarıyor. Şirketin Kaliforniya’da 3 güneş, Hollanda’da bir rüzgâr, ve Endonezya’da bir jeotermal enerji projesi var. Jeotermal proje hariç bunlar genellikle küçük projeler. Şirket enerji kullanımında verimlilik ve temiz yakıtlar üzerinde çaışmalar yapıyor ve bu konuda ABD Eneji Bakanlığı ile işbirliği içinde. Şirketin YE teknoloji faaliyetleri “Emerging Energy Group” yan şirketi tarafından koordine ediliyor.
 
Sonuç
 
Görülüyor ki petrol şirketleri YE’ye ilke olarak karşıt değillerse de, bu alandaki ilgileri ve faaliyet dereceleri şirketten şirkete değişiyor. Avrupa kökenli şirketler AB politikaları ve desteği doğrultusunda YE’ye daha çok ilgi duyuyorlar ve YE projesi geliştiriyorlar. ABD’nin genel politikası doğrultusunda ABD kökenli şirketler YE’ye daha mesafeli.
 
İki ekolün ortak yanı, YE’nin daha çok yaygınlaşması için maliyetinin fosil enerjiyle rekabet edebilmesi. İki ekol arasındaki en büyük ayrılık, güneş ve rüzgâr enerjisine ilişik genel tutumları. ABD’de son zamanlarda yaşanan yasal gelişmeler ileride bu ayrılığın kapatılmasında etkin bir araç olabilecektir.
 
Amerikan şirketleri emisyon sorununun çözümüne katkı olarak günümüzde daha ziyade enerjide verimlilik ve yeni yakıtlar yönünde uğraşı veriyorlar. Avrupa şirketleri bu hususa da önem vermekle beraber güneş ve rüzgâr enerjisini de daha aktif bir şekilde uyguluyorlar. Bu girişimler ticari amaçlı.

Uzun vade açısından bakıldığında, YE’nin dünya enerji portföyünde yalnız miktar olarak değil, enerji payı olarak da büyüme göstereceği kesin. Ancak bu büyümenin derecesini ve zamanlamasını kestirmek zor. Şurası gerçek ki, dünya enerji talebinin artması, buna paralel olarak hidrokarbon enerji fiyatlarındaki olası yükseliş (üretici ülkeler petrol talebini karşılamakta zorlanıyor), YE’ye yönelik teknolojik gelişmeler, çevre sorunları, ve hükümet destekleri, bu büyümeyi hızlandıracak ve zamanlamayı kısaltacakdır. Bu değişimi körükleyecek en büyük etkenin maliyette rekabet hususu olduğu söylenebilir.

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr