Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   23.07.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Ekonomide ilkbahar yaşanıyor, enerjide şimşekler çakıyor! (Spring in the economy, but storms in the energy sector) 09.05.2005

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
-

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

e-mail: ultanir@dialup.ankara.edu.tr

        
 


Her aya yeni bir umutla başlıyoruz. Nisan başında yapılan açıklamalara göre, 300 milyar dolarlık ekonomimiz, bu yıl kişi başına 4600 dolar milli geliri yakalayabilecek. Kayıt dışı ekonomi de düşünülürse gerçek milli gelir kişi başına rahatça 6000 dolara ulaşacak. Türkiye, dünyanın 21’inci büyük ekonomisi. Nisan sonunda İstanbul’da yapılan Yatırım Danışma Konseyi (Investment Advisory Council) toplantısı, Türkiye’nin yıldızının istikrarla parladığını ortaya koyuyordu, ama aşağıda değineceğimiz gibi sorunlar yine de varlığını koruyor.

Yabancı sermaye gelmek için ne ister? Siyasi istikrar, ekonomik istikrar, işleyen bürokratik sistem, işleyen çağdaş hukuk sistemi. Türkiye uzun yıllardan sonra siyasi ve ekonomik istikrarı yeni yeni yakalıyor. Başbakan Sayın Erdoğan, bunun için Nisan başında, “Şu anda erken seçim ifadesini kullanmak bana göre bu ülkeye ihanettir” diyordu. Biz de Sayın Erdoğan’dan bir gün önce bu sitemize koyduğumuz Nisan Gündem yazımızda (Yeni gelişmelerin ışığında ekonomiden enerjiye…) aynı görüşü savunuyor, “2007’den önce Türkiye’de seçimin konuşulmasına, makro ekonomik dengeleri sarsmamak için hiç de gerek yok” diyorduk. Şu anda Türkiye’nin bir erken seçime ihtiyacı yok, ama onun ihanet değil, bir siyasi mekanizma olduğunu kabul etmek zorundayız ki, o mekanizmayı siyasi dengeler harekete geçirebilir. Siyasi fay hatlarımızda büyük bir kırılma olmazsa, elbette o mekanizmaya ihtiyaç olmayacak!

Yabancı sermayenin istediği, işleyen bürokratik sistem ve azaltılmış bürokratik işlem konusunda maalesef gereken adımların atılamadığı ortada. Nitekim, önde gelen 19 çokuluslu şirketin başkan ve yöneticilerinin katıldığı, 29 Nisan’da İstanbul Conrad Hotel’de yapılan Yatırım Danışma Konseyi’nde, Başbakan Erdoğan’a yabancıların yakarışı, daha çok bürokrasiden oldu. Bürokrat, yatırımcıya hendek atlatıyordu.

Bu arada Türk  hukuk sistemini AB normlarına getirmek için çabalar sürüyor, yeni Türk Ceza Kanunu’nun sakıncalarından arındırılması için yürürlüğe girişinin ertelenmesi olumlu oldu. Tabii kanunların değişmesi ile iş bitmiyor, iyi ve iyi niyetli uygulaması, bir o kadar önemli. Rahmetli olan bir hukuk dersi hocam, “Bir hukuk kuralı, bir kanun, şiir kadar güzel olsa da kötü uygulamacının elinde kötü sonuçtan başka bir şey doğurmaz” derdi. Almanya Başbakanı (Şansölyesi) Schröder de, Ankara Ziyareti öncesi 2 Mayıs’ta Milliyet’te yer alan özel demecinde, “Reformların uygulanabilmesi için zihniyetler değişmeli” diyordu. Sorunu aşmak iyi uygulayıcılara, daha doğrusu yöneticilere gerek var da, bu da bürokratik reform gerektiriyor, ama AK Parti’nin iki buçuk yıldır yapamadığı bu değil mi? Sanayi ve Ticaret Bakanı Dostum Sayın Ali Coşkun, hükümetin ilk aylarında rahmetli Turgut Özal’ı kaynak göstererek, “Bürokratik değişiklikler ilk üç ayda yapılamazsa bir daha yapılamaz diyordu”. Sadece yeni bürokrat atamakla iş bitmiyor, sistemi yenilemek gerek. Bakalım dolmakta olan üç yılda bu iş yapılabilecek mi?

Geçen ay basına yansıyan önemli bir haber de, Türkiye’nin “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin, kısaca “Kırmızı Kitap” yenilenme çalışmalarının yapıldığı idi. Bu çalışma bizi sadece ekonomik boyutu ve piyasalara bakışı açısından ilgilendiriyor. Genelkurmay’ın Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne sunduğu görüşte, serbest piyasada bazı sektörlerin suç örgütlerinin denetiminde olduğu kaydedilmiş. Bankacılık sistemi üzerinde dikkatli olunması istenmiş. Enerji sektörü açısından, sadece enerji güvenliği milli güvenlik siyasetini ilgilendiriyor da, enerji ithal kesiminde, yabancı sermayeye nasıl bakıldığı Milli Güvenlik Siyaseti kapsamında  açıklık kazanmış değil.

Nisan tamamlanırken enerji sektöründe bir bomba doğalgazda patladı. Önce  kontrat devirleri ihalesi üçüncü kez ertelendi. Ardından, güçlü BOTAŞ senaryosu adına, EPDK - Enerji Bakanlığı çekişmesi, EPDK Başkanını haksızca suçlayarak istifa eden BOTAŞ Genel Müdürü’nün açıklamaları daha çok tartışılacağa benzer. Bu sektörde olumsuz görünüm yaratan bir bomba idi. Mayıs’ın ilk haftası ise bizler için mutluluk bombası patladı ve 10 aydır Meclis Genel Kurulu raflarında bekletilen, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun Tasarısı nihayet ele alındı.

ekonomİk barometreNİN GÖSTERDİKLERİ

Nisanın ilk günlerinde müjdeli bir haber aldık. Türkiye geçen yıl yüzde 9.9 büyümeyi yakalayıp OECD ülkeleri arasında birinci sırayı kapmakla kalmamış, Çin’i de geçmişti.  1966’daki yüzde 12’lik büyümeden sonra geçen 38 yıl içinde sağlanan en yüksek büyüme idi. Devlet Bakanı Ali Babacan, “Büyüme özel sektör odaklı, çok sağlıklı, sürdürülebilir bir büyüme, kamunun katkısı düşük, parasal bir genişlemeye ve bütçe açıklarına dayanan büyüme değil” diyordu. Bunun böyle olduğunu varsayarak, büyümenin agresif boyutlarla kırılmadan, sağlıklı sürdürülmesini bekliyoruz. Asya Kalkınma Bankası Başkanı Kuroda da, büyümeyi krizden sonra sağlanan güvene bağlıyor. Ancak, şunu vurgulamadan geçemeyeceğiz; ne var ki bu büyüme de 1991’den sonra görülen düzensiz büyüme döneminin bir parçası, önceki yıl böyle değildi, bu yıl ve gelecek yıl da böyle olmayacak! 

Bu noktada IMF Başkan Vekili Anne Krueger’in 11 Nisan’da basınımızda yer alan bir uyarısını görmezlikten gelemeyiz. Krueger, Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği reformlarla başarıyı yakaladığını belirtirken, iç ve dış borçların halen yüksek olduğuna işaret ediyor, erken iyimserlik için uyarıda bulunuyor, “Hükümetin mevcut politika çerçevesini birkaç yıl daha koruması, Türkiye’nin uzun vadeli beklentileri için hayati önem taşıyor” diyordu. Yaşadığımız sürecin temel özelliği, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın da açıkladığı gibi, “makroekonomik dengeleri büyük ölçüde sağlanmış  bir ekonominin hangi temel doğrultularda şekilleneceği”dir. Yatırım ortamı iyileşiyor derken, henüz toz-pembe olmadığı ortada. Bu dönemde ertelenmiş özel sektör yatırımları önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de gelir düzeyinin yükseltilmesi, özel sektör için yatırım ortamının iyileştirilmesi ile doğru orantılı gelişecek.

Devlet Bakanı Babacan ve IMF Başkan Vekili Krueger: İkisi de başarıdan söz ediyorlar!

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre geçen yıl GSMH 299 milyar 475 milyon doları bulmuş, kişi başına düşen GSMH da 4172 dolara çıkmıştı. Paranın satın alma gücü paritesine göre (ppp) bu değer 7736 dolara karşılık geliyor. Ancak, Türkiye’de gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik, Lorenz eğrisinin eksenden çok saptığı bir gerçek. Son açıklanan verilere göre, özel tüketim harcamalarının dağılımına bakıldığında, nüfusun en alttaki yüzde 20’sinin milli gelirden yüzde 6.8 pay alarak en fakir grubu oluşturduğu, en üstteki yüzde 20’sinin ise gelirin yüzde 45.1’ini alarak en zengin bölümde oturduğu görülüyor. Orta direk, üçe bölünmüş durumda, ama geri kalan yüzde 60’a orta direk derseniz, o da milli gelirden  yüzde 48.1 pay alabiliyor. Bu uçurumların aşılması yatırımların artmasına yeni iş alanlarının açılmasına bağlı. Bu nedenle Türkiye’nin en büyük sorunu yatırımları artırma sorunu. Burada da yerli yatırımdan çok, yabancı yatırımla zenginleşmeye ihtiyacımız olduğunu unutmayalım!

Öncelikli Sorun: Yabancı yatırımı çekebilmek

Türkiye yöresinde 300 milyar dolarlık ekonomisi ile bir ağırlık oluşturuyor, geleceğe bağlanan ümitlerle bu ağırlık 300 milyar doların sikletinden çok daha fazla. Bu nedenle de yabancı sermaye için çekim alanı oluşturuyor. Yabancı sermaye Türkiye’ye gelmek isterken, Türkiye yabancı sermayeden korkuyor mu acaba? Yoksa, 1950’ler öncesi yabancı sermaye korkusunu yaşatmak isteyenler mi var? Bazı gelişmeler karşısında bu soruları sormadan geçemiyoruz. Globalleşen dünyada sermayeyi kamu ve özel diye ayırabilirsiniz de, milli ve gayri milli (yabancı) diye ayırmanın anlamı olabilir mi? Olursa, bu gelişmeye engel bir ekonomik tutuculuktur.

Niçin soruyoruz? Önce bazı köşe yazarlarımız, Turkcell’in hisselerinin satışı için anlaşma ortamı doğunca, yabancıların eline geçmesi sakıncalı diye yazabildiler, hayret!... Bence bu tür yazılar önemsenmemeli. Yine Nisan’a adımımızı atarken Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, TV kanallarının yüzde 100’ünü yabancı sermayeye açmayı öngören yasayı veto etti. Burada yabancı sermayeye açılacak olan devlet televizyonu değildi ki! Dünyanın neresinden yayın yaparsa yapsın, her televizyon uydu kanalından izlenebilirken, Türkiye’de Türk yasalarına göre yayın yapacak yabancı sermayeli bir kanalın sakıncasını anlamak bizce mümkün değil. Bu tutumun yabancı sermaye karşıtlarına cesaret vermesinden korkarız. Şimdi de Erdemir özelleştirilecek, yabancı sermaye de pay alacak diye yaygara koparılıyor. Dünyaya izole bir Türkiye değil, dünya ile entegre olmuş bir Türkiye istemeliyiz!

Türkiye’de kişi başına düşen gelirden öte, bu kez kişi başına düşen sermayeye baktığımızda, ABD düzeyinin yüzde 16’sı kadar olduğu görülüyor. Türkiye’nin sermaye açığı büyük. Bu açığın kapatılması ancak yabancı sermaye ile olabilecek ki, bu bir sır değil. Raymond James yatırım şirketinin Türkiye için yayınladığı rapor, yabancı sermayenin bundan böyle önce finans ve medya sektörlerinde odaklanacağını gösteriyor. Oysa 2000 öncesi enerji sektörü de hedeflerden biriydi, yapılan yanlışlıklar, şimdi yurtdışında tahkim ve dava konusu olan sorunlar, enerji sektörünün çekiciliğini maalesef azaltmış bulunuyor.

Yabancı sermaye artık TEB, Dışbank, Turkcell ile başlayan süreçte şirket satın almalarına yönelmiş durumda. Özellikle Türk bankalarının gelişme potansiyeli yabancıları çekiyor. Bu yıl şirket satın almaların 12-13 milyar doları bulabileceği söyleniyor. Devlet Bakanı Babacan, AB’ye sunulan “Katılım Öncesi Ekonomik Program” çerçevesinde bu yıl için 4.8 milyar dolar olarak öngörülen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının, kolaylıkla bu rakamın üzerine çıkabileceğini belirtiyor. Türkiye’nin ucuz yatırım liginde, 31 ülke içerisinde Avrupa 5’incisi olduğu da biliniyor. Ancak, hukuk sistemi hâlâ sorunlu ve en önemlisi vergileri, harçları aşırı yüksek bir ülke.  Peki, Türkiye’ye yabancı sermaye oluk oluk akacak mı?

Yabancı sermaye girişinin sıcak para gibi barometreyi aşırı yükseltmeden dengeli olması gerekiyor. Nitekim, Latin Amerika’da bazı ülkelerde benzer sürecin yaşandığı, sonrasında kâr transferleri nedeniyle denge sorunları ortaya çıktığını ekonomi literatürleri kaydediyor. Gelen yabancı sermayenin ülkeye döviz kazandırıcı üretkenlikte olması, sağlıklı büyüme açısından çok önemli. Bunu için de selektif bir politika izlenmesi gerekiyor.

Borç yükü, sıcak para ve cari açık

Türkiye’de ekonomide iyilerin yanısıra kötüler de yok değil. Maalesef cari açıkta, grubunda birinci olan bir ülkeyiz. Neredeyse, Meksika’yı bile bu konuda ikiye katladık. IMF’in 2005 yılı cari açık tahmini 15.3 milyar dolar. ÖTV ile bu açığın kapatılmaya kalkışılması hem çok yetersiz ve hem de yapılan uygulama vatandaşı tedirgin edici nitelikte. IMF sayesinde düzgün bir borç yönetimi oluşturmuş bulunsak bile, borç seviyesi ve reel faiz oranları ekonomimizin hassas noktaları olmaya devam ediyor. IMF ile sürdürülecek yeni üç yıllık stand-by’a ilişkin çalışmalar geçtiğimiz ay tamamlandı. 11 Mayıs’ta IMF İcra Direktörleri Kurulu’nun, Türkiye ile yapılan 3 yıllık stand-by anlaşmasını onaylaması bekleniyor. IMF, ekonominin görüntüsü iyi derken, “Borcunuz hâlâ yüksek, reel faizleriniz de yüksek” demekten geri kalmıyor. Borç yükü mali disiplini sürdürmeyi gerektiriyor. IMF’in iç ve dış borçlar, vergi ve hukuk sistemi, para politikaları ve özelleştirmelerde yeni reform istekleri olduğu dile getiriliyor.

IMF Başkan Vekili Anne Krueger, 4 Mayıs’ta TÜSİAD’ın düzenlemiş olduğu “Türk ve Dünya Ekonomisindeki gelişmeler” toplantısında, yeni stand-by anlaşmasının bu ay gözden geçirilerek imzalanacağını söylerken, “Önümüzdeki üç yıl boyunca  2008’e kadar devam edecek olan yeni stand-by anlaşmasının sonucu olarak, Türkiye’de daha başarılı bir ekonomik ilerleme elde edileceğini düşünüyorum” diyordu. Türkiye’de yapılması gereken çok şey olduğuna dikkat çeken Krueger, “Durum her gün, her hafta ve her ay daha da istikrara kavuşuyor, ama kamu borçları hâlâ yüksek, “Borç/GSMH” oranı, benim istediğimden daha yüksek. Elbette çok yüksek değil, ama risk var. Ne kadar istikrarlı olursa olsun, dünya ekonomisindeki olumsuz gelişmelerden etkilenecektir. Yüksek faiz ve petrol fiyatları yetkilileri zorlayabilir” uyarısını yapıyordu. Optimist olduğunu söyleyen Krauger, 2005 yılında Türkiye’nin büyümesinin yüzde 5’in üzerine çıkacağına ilişkin tahminini de açıkladı.

Türkiye ekonomisi dışa açık ve dışarıdan finanse edildiğinden, ülkedeki gelişmelerin dış piyasalarda ve uluslararası finans kuruluşlarında algılanışı önemli. Yurtdışından ülkeye gelen vadesiz döviz, yani sıcak paranın 48.7 milyar dolara ulaştığı, buna karşın Merkez Bankası’nın 38 milyar dolar brüt, 6.4 milyar dolar net döviz rezervinin olması da ekonominin yumuşak karnı. “Sıcak para her an kaçabilir” korkusu, ekonomi yönetiminin karabasanı elbette. Bu açıdan ABD ve AB ilişkileri önemli de, ABD’nin ağır bastığı unutulmamalı. Sıcak para için alınacak rasyonel önlemler, cari açığı kapatabilir, fakat henüz bu tür önlemler görülmüyor.

Belirsizlikler ve stres

Türkiye’de olumlu gelişmelerin yanısıra, bazı duraksamalar ve belirsizlikler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan en önemlisi, geçen 17 Aralık’taki kadar, AB hedefine kararlı biçimde odaklanmış bir hükümetin olup olmadığı, Türk kamuoyunda AB yandaşlığının azalmaya başladığı yazılıp çizilir oldu. Başbakan Erdoğan, 5 Mayıs’ta AB konusunda yaptığı açıklamada, “Hükümet acaba bir rehavete mi kapıldı, bu işi gevşetti mi gibi sorular, deli saçması yaklaşımı oluyor. Biz 17 Aralık’a nasıl geldiysek, bundan sonraki süreci de aynı şekilde devam ettireceğiz” diyordu.

Başbakan Erdoğan:
Hükümet rehavete kapılmadan
AB sürecini sürdürecek!

“Metal Fırtına” gibi asılsız roman senaryoları ile Türkiye’nin bor ve toryum yataklarına ABD el koyacak diye milliyetçilik körüklenir oldu. Kıbrıs’ta gerekli olan çözümü “Teslim olmak...” diye algılayan ya da sunan köşe yazarları yangına körükle katıldı. İncirlik üssü izin meselesi spekülasyon konusu yapıldı. Bu arada ABD yönetimine yakınlığı ile tanınan Middle East Quarterly dergisi de, “AK Parti’nin iki yıl içinde söylem değiştirerek, ABD karşıtı konum aldığını, Türk ekonomisindeki düzelmenin yeşil sermayeden kaynaklandığını, Türkiye’ye giren yeşil sermayenin 6-12 milyar dolar arasında olduğunu” yazdı. 

Yabancılar Türkiye’nin onurlu bir ülke olduğunu unutmamalı! Bakınız, yukarıda görüşlerine yer verdiğimiz IMF Başkan Vekili Anne Krueger, Merkez Bankası – Bilkent Üniversitesi – Bonn Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen “AB’ye Katılım İçin Makro Ekonomik Politikalar” toplantısında 6 Mayıs günü yaptığı konuşmada, “eski müstemleke komiseri” edasıyla, Türkiye’de asgari ücretin yüksek olduğunu söylemesi ve “270 dolarla geçinmeye mecbursanız geçinirsiniz” demesi, Türk toplumunda batıya karşı tepki oluşturuyor. Fatura da şu anda AB dükalarından çok, IMF’in arkasındaki ABD’ye çıkarılıyor.

Diplomatik olarak yüzler gülümsese de ABD ile ipler gereksiz biçimde gerildi. Mayıs ayına başlarken, Başbakan Erdoğan’ın Haziran ayındaki ABD gezisi için halen Beyaz Saray’dan randevu alamamış olması, ABD çevrelerinin randevu vermeden önce, İsrail’i ziyaret etmesini istedikleri için İsrail’e gittiği bile basında tartışılıyordu. Ancak, Başbakan Erdoğan’ın İsrail’den olumlu karne aldığı kuşkusuz. İsrail’in duayeni Şimon Peres, Başbakanımız için, “Erdoğan, inanç ve modern hayatın bir arada yaşayabileceğinin sembolü” demiş.

Ekonomide ilkbahar havası var da...

Ekonomik barometrenin bu gösterdiklerini analiz edince, “eksileri olsa da artıların fazlalığı ile bugün için genelde yatırım ortamı iyi görünüyor” diyoruz. Bunu derken, bürokratik karabulutların parçalanacağını umuyoruz. Ancak, her yatırım risk taşır. Uzun dönemi kapsayacak büyük yatırımların riskini omuzlamak açısından da aynı görüntü var mı? Aranan uzun dönemli politik ve ekonomik istikrar olunca, bu soruya öyle kolayca “evet” demek zor. İyiye gidiş var da, belirsizlikler de yok değil.

Kısa dönemde bürokratik karabulutların dağılması ile belirsizlik ortadan kalkabilir ve bu istenirse kolayca da yapılabilir, ama uzun dönemdeki belirsizlik, yönetimin paylaşılmamasından, şeffaflığın azlığından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yönetimin şeffaflaşması, siyaset erkinin sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine değer vererek hareket etmesi, AB masalarında söylense de pek öyle kolay olmayacak gibi. Son günlerde gereksiz bir Anayasa Mahkemesi tartışması bunun örneği. Türkiye’de kuvvetler ayrılığı varken, “Meclis isterse Anayasa Mahkemesini de kapatır” diyen görüş, hukuk devletine olduğu kadar şeffaflığa da yatkın olmayan görüştür. Böyle olunca, ister büyük ve isterse küçük olsun, herhangi bir özel sektör kuruluşunun uzun dönemli yatırıma girmesi, büyük risk üstlenmesi kolay olmuyor.

Ne Anayasa Mahkemesi ve ne de İncirlik üssü için sorun çıkarmaya gerek var mıydı?

KIvIlcImlar sIçratan genel enerjİ monİtörü

Geçtiğimiz Nisan ayına başlarken monitörümüz, dünya petrol fiyatlarının rekor kırdığını gösteriyordu. New York Borsası’nda ham petrolün fiyatı varil başına 57.70 dolara kadar yükselmişti. Petrol fiyatları 2004 yılı Mayıs’ından beri kararsız yükselişte. Bir sıçrıyor, sonra bir miktar iniyor, ama mutlaka bir basamak yukarı çıkıyor. Okuyucularımız bilir, biz New York ve Londra piyasalarındaki petrol fiyatından çok, OPEC sepet fiyatını esas alarak değerlendirme yaparız. Yedi değişik petrol fiyatının aritmetik ortalaması olan OPEC sepet fiyatı 5 Nisan günü 52.27 dolar/varil iken, 3 Mayıs günü 47.4 dolar/varil oldu. Yalnız yüzde 3-5 aşağı yukarı oynasa da petrol artık 50 dolar basamağına oturmuş bulunuyor.

Arz-talep dengesizliği, petrol bölgelerindeki gerginlikler ile taşıma hatlarının güvensizliği sürdükçe, daha yukarılara sıçrayabilir. Bundan sonraki hedef için artık 60 dolar değil, 80 dolar telaffuz ediliyor, 105 dolara çıkabileceğini bile Uluslararası Yatırım Bankası söylüyor. Petrolde olumlu gelişme, Irak petrollerinin özelleştirilmesi olabilir. ABD başlangıçta bunu düşünmüştü, ama büyük petrol kartelleri, yani kız kardeşler statükonun korunmasından yanaydılar. Kız kardeşler OPEC tekelinin varlığına karşı değillerdi. Ancak, Nisan ayının önemli bir dış gelişmesi de Irak’ta yeni hükümetin açıklanması oldu. Talabani, Petrol Bakanlığı’na ABD’nin desteklediği Ahmet Çelebi’yi atadı. Irak petrollerinin özelleştirilmesi, petrol fiyat trendine yön değiştirtecek bir gelişme olur.

Geçen ay tırmanan petrol fiyatları bu ay geriledi,
ama iki ileri bir geri trend sürecek!

Enerjide petrol yükü

Petrolde her bir dolarlık artışın Türk ekonomisine maliyeti 200 milyon dolar düzeyinde. Bununla kalmayıp doğalgaz fiyatlarını da yükseltiyor. Önümüzdeki 7- 8 ay içinde doğalgazın yüzde 15 pahalanacağını Bakanlık söylüyor, ama  bunun üzerine çıkması olasılığı daha kuvvetli. 2004 yılında OPEC’in ortalama sepet fiyatı 36.05 dolar varil iken, Türkiye’nin petrol faturası 6 milyar dolar olmuştu. Bu yıl ortalama sepet fiyatı 50 dolar/varil olursa 9 milyar dolara sıçrayacak,  40 dolar/varil’de kalırsa 7 milyar dolara yükselecek, 45 dolar/varil’i bulursa fatura da 8 milyar dolar olacak.  Bu ekonominin işlerliği için büyük bir risk olmasa bile, IMF’in dikkat çektiği konu.

Petrol konusunu geçen ay 13 Nisan günü TRT-1 Radyo’da iki meslektaşımla tartıştık. Onlar alternatif enerjilerden söz etmek istediler, ama maalesef şu an petrolün yerini alabilecek yeterli bir alternatif enerji yok. Bazılarının sandığı gibi hidrojen doğal, yani birincil enerji kaynağı değil, bir enerji taşıyıcısı. Üretilmesi için bilinen enerjileri tüketmek gerekiyor. Su, rüzgâr, jeotermal, biyokütle enerji ile petrolün tahtını sarsamıyorsunuz. Petrol ve doğalgaz Türkiye enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 62’sini karşılıyor. Dünya geneline bakıldığında da bu oran yüzde 61-62 arasında. Bugünün teknolojisinin sonucu bu.

Yenilenebilir enerji hedefi

Türkiye’de genel enerji bazında hidrolik enerjinin payı yüzde 3.6, hidrolik ile diğer yenilenebilirlerin toplam payı yüzde 5.3, ekonomik olmayan odun ve tezeğin payı yüzde 6.6 kadar. Dünya genelinde de hidroliğin payı yüzde 6 ve bir o kadar da nükleerin payı var. Ticari olarak uygulanabilecek teknolojik gelişim, petrolün payı azalırken, doğal gazın payının artması, ama hidrokarbon toplamın yine başat konumunu koruması şeklinde. Dünya 21’inci yüzyılda da hidrokarbon tüketiminden kolay vazgeçemeyecek. Ancak, yenilenebilir enerjinin, birincil enerji toplamındaki yüzde 5-6’lık payının 2020’lerde yüzde 10’un üzerine çıkarılması hedefleniyor, Türkiye de bu hedefe uymalı. Elektrikte ise yenilenebilirin payı 2020 için başka ülkelerde yüzde 20-25 olabilir, ama Türkiye’de Cumhuriyet’in 100’üncü yılını kutlayacağımız 2023 yılı için yüzde 50 olması hedeflenmeli.

Yenilenebilir enerjide hedef olmalı da,  kota sınırlaması olmamalı!

Nisan ayında hemen her hafta, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun Tasarısı’nın Mecliste ele alınması beklendi. Çünkü her hafta TBMM’nin gündeminde idi. 8 Nisan’da basına yansıyan habere göre, TBMM Genel Kurul gündeminde bekleyen Yenilenebilir Enerji Tasarısı ile ilgili sıkıntı, Meclis’te iki kez zirve yapılmasına neden olmuştu. Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler ikna edilerek, devletin kWh başına belli fiyattan alım yapmasını sağlayan düzenleme Devlet Bakanı Ali Babacan’ın müdahalesi ile çıkarılmıştı. İşin gerçeğinde, Sayın Babacan, alım garantisi verilmesine karşı çıkmıyor, elektrik fiyatlarının serbest piyasa koşullarına göre oluşmasını istiyordu. RESSİAD da aynı tezi savunuyordu.

RESSİAD, Yenilenebilir Enerji Kanunu’nun kabul edileceği günün,
her yıl “Yenilenebilir Enerji Günü” olarak kutlanmasını öneriyor!

Sayın Babacan, olması gereken biçimde piyasa fiyatının ortalamasının Bakanlık değil, EPDK tarafından belirlenmesi ilkesini tasarıya koydurdu ve bu fiyatın yüzde 20 üstünde veya altında alım fiyatı belirlenmesi işini de, her yıl için yapılacak biçimde Bakanlar Kurulu’nun yetkisine bırakıldı. Sorun çözümlenmişti, tasarı yasalaşabilirdi. RESSİAD’ın bu son duruma ilişkin görüşleri, sitemizin “Görüşler” bölümünde günbegün yer aldı. RESSİAD, Türkiye ortalama elektrik toptan satış fiyatını (piyasa fiyatını) esas kabul ediyor, eksi yüzde 20’yi ise sakıncalı görüyor, artı yüzde 20’nin Bakanlar Kurulu yetkisine bırakılmasını  haklı buluyordu. Tasarıya belli bir rakamla fiyat konulması ise serbest piyasa ilkesine de mantığına da karşıydı. Tasarının TBMM’de görüşülmesine 4 Mayıs’ta 94’üncü birleşimde başlandı, 5 Mayıs’ta devam edildi, ama tamamlanamadı. Bu yazımızı sitemize koyduktan bir gün sonra, TBMM’de 96’ncı birleşimde görüşülmesine yeniden devam edilecek tasarı, bakalım ne gibi değişikliklerle yasalaştırılacak? RESSİAD olarak, tasarının kabul edileceği tarihin, her yıl “Yenilenebilir Enerji Günü” olarak kutlanmasını diliyor ve öneriyoruz.

Beklenmeyen gelişmeler...

8 Nisan’da CHP Genel Başkanı Deniz Baykal basında bombayı patlatıyor, “Güler’in peşini bırakmayız” diyordu. Sayın Baykal, Mavi Akım’dan alınan doğalgazın fiyat formülünün değiştirilmesi ile Hazine’nin büyük bir zarara sokulduğunu belirterek, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Güler hakkında soruşturma önergesi ve gensoru vermek için harekete geçeceklerini açıklamıştı. Zamanında biz bu formül konusunu, formüldeki yanlışlığı ve sonucunu, geçen yıl kapatılan Dünya Enerji dergimizde ayrıntısı ile işlemiştik. Okurlarım bildiği için buradaki gündemimizde o konuya hiç girmeyeceğiz, ama geçmişteki bir başka formül değişikliğinin, bugün Yüce Divan olarak Anayasa Mahkemesi’nde yargılanan enerji bakanlarının başını ağrıttığını da anımsamadan geçemeyeceğiz.

5 Mayıs’taki Yenilenebilir Enerji Kanunu” ikinci gün görüşmeleri de CHP Grubu’nun tutumuyla Mavi Akım formül değişikliğinin tartışmasına dönüşüyordu. CHP, 6 Mayıs’ta Bakan Güler için gensoruyu veriyordu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Eşref Erdem ve 23 CHP Milletvekilinin Gensoru açılması istemiyle verdiği önergede, ’’Bakan Güler, görevini ihmal etti, sorumluluğunun gereğini yapmadı, yetkilerini aştı, kamu hazinesini zarara uğrattı, kamu gelirlerinin talanına seyirci kaldı’’ deniliyordu.

CHP Genel Başkanı ve eski enerji bakanlarından Baykal, Enerji Bakanı Güler’i
hükümetin hedef tahtası mı seçti!

Monitörümüzden tekrar Nisan’daki gelişmelere dönelim. 10 Nisan’da Başbakan Erdoğan resmi bir ziyaret için Norveç’e gidiyor ve bu resmi ziyareti sırasında, Türkiye’deki doğalgaz kontrat devir ihalesine, “Koç-Statoil Gaz Toptan Satış A.Ş.” olarak yerli-yabancı ortaklıkla başvuran Statoil’in CEO’su Helge Lund’dan brifing aldığını gazeteler yazıyordu. Bu pek de olağan bir brifing olarak sektörde görülmezken, kimse ay sonunda yapılması gereken devir ihalesinin iptal edilmesini beklemiyordu, ama beklenmeyen oldu.

Kara elmas ve unutkanlık!

17 Nisan’da gazetelerde  bir yeni gelişmenin haberi vardı; “Kara Elmas, özel sektöre kiralandı” deniliyordu. Amasra-B taşkömürü sahası bir özel sektör kuruluşuna verilmişti, olumlu bir gelişmeydi. Ancak, sahayı alan özel sektör temsilcisinin açıklamasına göre, proje kömür üretimine yönelikti. Oysa, Amasra kömürünün akışkan yataklı 600 MW’lık bir termik santral projesi kapsamında ele alınması gerekiyordu. Bu konuda geçmişte Bakanlık’ta ve DPT’de yapılmış çalışmalar vardı, ama kimse arşivdeki dosyaları karıştırmıyordu herhalde! Yoksa, bürokratlar eski dosyaları unutmuşlar mıydı?

Unutmaları pek mümkün değil de, hatırlamak ya da hatırlatmak için uygun zaman bekliyorlardır. Nitekim, o evrakların tarih ve numaralarını biz bile hatırlıyoruz. Her ne hikmetse, Enerji Bakanlığı’nın bazı bürokratlarına unutkanlığın musallat  olduğu basında da yer aldı. 24 Nisan’da yayınlanan bir haberde, İkinci Beyaz Enerji Operasyonu’nda tutuklanan sanıkların unutkan çıktığı yazılıyordu. Unutkanlık tedavisi gördüklerini, görüşmeleri hatırlamadıklarını, hafıza kaybına uğradıklarını sorgulamaları sırasında ifade etmişlerdi. Gerçi, AK Parti içinde Enerji Bakanlığı çekişmesinden kaynaklandığı söylenen İkinci beyaz Enerji Operasyonu’nda da tahliyeler başladı ve birincide olduğu gibi o da sabun köpüğü imişçesine sönüyor.

Mavi Akım ve doğalgaz kontrat devri...

Nisan ayının önemli bir gelişmesi de, Türkiye’nin İran’dan doğalgaz alımını durdurması oldu. Zaten İran bir süredir sözleşme miktarının altında gaz veriyordu. İran ile fiyat düzeltilmesi konusunda anlaşma sağlanamamıştı. Böylece, Türkiye’yi doğalgazda besleyen sadece Rusya oluyordu. Batı hattından sonra, Türkiye’nin artan doğalgaz talebi için bizce cankurtaran sayılması gereken, değerli işadamımız Şarık Tara’nın geçmişteki bir sohbetimizde kalan ifadesiyle Zümrüdüanka kuşu olan Mavi Akım’ın yararı şimdi görülüyordu. Ne yazık ki bu hat formül değişiklikleri ile enerji bakanlarımızın baş ağrısı olmaya devam edecek görünüyor. Ta ki özel sektöre kontrat devirleri yapılıncaya kadar.

Kontrat devri konusuna biraz sonra değineceğiz. Nisan Ayında, Milli Güvenlik Kurulu özellikle boru hatlarına ve ithal enerjiye bağlı olarak, enerji güvenliği konusunu gündemine alıp tartıştı. Bu görüşmede sorunun devletçilik ve serbest piyasa ikilemi boyutunda ele alınıp alınmadığını bilmiyoruz, ama bizce arz güvenliği için güvence, güçlü BOTAŞ isteyenler aksini söyleseler de, enerji piyasalarının devletçilikten soyutlanarak tam liberalleştirilmesidir.

18 Nisan akşamı doğalgaz konusunda olumsuz bir gelişme yaşandı. BOTAŞ’ın doğalgaz kontrat devri ihalesi üçüncü kez erteleniyor ve yeni bir kazaya uğramazsa 27 Haziran’a kalıyordu. Bu ertelemenin MGK toplantısında enerji politikalarının görüşülmesinin hemen ardından ve aynı akşam yapılmış olması ilginçti. Ancak, Milli Güvenlik Kurulu’nda bu konunun konuşulmadığı sonradan öğreniliyordu da, konuşuldu gibi bir görünüş verilerek, sanal destek mi sağlanmak istenmişti?

Uluslararası Enerji Ajansı, 2005 Türkiye Enerji İncelemesi Raporu (Energy Policies of IEA Countries - Turkey - 2005 Review) yayınlandı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Direktörü Claude Mandil, 19 Nisan’da Enerji Bakanı DR. Hilmi Güler ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Türkiye’nin enerji pazarlarının liberalleştirilmesinde kaydettiği gelişmenin son derece önemli olduğunu belirterek, enerji verimliliği ve çevre koşullarına daha fazla önem verilmesi gerektiğini kaydetti. Mandil konuşmasında, “Türkiye’nin ve tüm Avrupa kıtasının arz güvenliğini güçlendiren, petrol ve doğalgaz altyapıları geliştirildi. Buna ek olarak, hükümet, ülkenin enerji güvenliğini daha da artıracak olan nükleer enerji alternatifi konusundaki kararlılığını yeniledi” diyordu. Bu basın toplantısında Bakan Sayın Güler, Türkiye’de enerji dış bağımlılığının yüzde 72’den yüzde 60’lara indirilmesi için yerli kaynaklara ağırlık verildiğini söylerken, bu sayede geçen yıl 11 milyar kWh elektriği neredeyse sıfır maliyetle ürettiklerini açıklıyordu, ama kamu işletmeciliği ekonomisinde maaş ve ücretlerin, yönetim giderlerinin hesaba katılmadığını itiraf etmiş oluyordu.

Milli Egemenlik Meşalesi

Bu yıl 23 Nisan’da TBMM’nin kuruluşunun 85’nci yılını kutladık. Bunun için gururluyuz, mutluyuz. İnternet sitemizde de , “TBMM ile 85 yıl, Milli Egemenlik Yılı 2005” logosu uzun süre yer aldı. TBMM’nin bahçesinde bir yıl boyunca yanacak Milli Egemenlik Meşalesi yakıldı. Güzel bir iş.

Ne var ki, bu meşalenin yakıtı LPG’den sağlanıyor ve güçlü bir özel sektör LPG şirketi bunun reklamını yapıyor. Gönül isterdi ki, bu meşale reklam konusu olmamalıydı. Ankara Belediyesi, meşaleyi yakacak doğalgazı veremez miydi? Ya da meşale tükenebilir fosil yakıt yerine, tükenmez bir enerji kaynağı ile örneğin, güneş enerjisi (güneş fotovoltaik panelleri ve akü sistemi) ile elektronik meşale olarak çağdaş teknolojiye uygun yakılamaz mıydı? Kendisine candan inandığımız, böylesine yenilenebilir enerji yanlısı bir Enerji Bakanımız olan Sayın Güler varken düşünülemez miydi, yoksa düşünülmek istenmedi mi?...Ya da “LPG Piyasası Kanunu’nu bu iktidar çıkardı, 4.5 milyar dolarlık LPG pazarı EPDK denetimine alındı” olayının kutlaması, Egemenlik Yılı kutlaması ile birleştirildi mi?

BOTAŞ – EPDK çekişmesi mi?

Monitörümüzde yeni bir şimşek var da, bu şimşek doğalgaz bombası ile bağlantılı. 28 Nisan’da basında yer alan habere göre, BOTAŞ Genel Müdürü Takiyyüddin Mehmet Bilgiç, iki yıldır sürdürdüğü görevinden, “EPDK’dan bıktım, gidiyorum” diyerek istifa ediyordu. Bu istifa haberinde altı çizilecek şu ifade yer alıyordu. “Aldıkları kararlar BOTAŞ’ı küçültme, değerini sıfıra indirme, yok etme girişimi”. Bu ifade ne demektir biliyor musunuz? Hemen söyleyelim, “Biz güçlü BOTAŞ istiyoruz” demektir. Burada “biz” kelimesi tabii ki bizi kast etmiyor, Sayın T. Mehmet Bilgiç’e atıf yapıyoruz da, yalnız o da değil, kendisi ile birlikte bağlı olduğu Enerji Bakanlığı’nı kastediyoruz.

Geçen yıl Bakanlık güçlü BOTAŞ isteğini Elektrik Piyasası Kanunu, Doğalgaz Piyasası Kanunu ve Petrol Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı’na taşımıştı. Son anda, Devlet Bakanı Sayın Babacan’ın yerinde müdahalesi ile durdurulmuştu. Ancak, AK Parti iktidarı bu tasarıdan vazgeçmedi mi? Sayın Babacan’ı, IMF’i ikna ederlerse, ya da kazasızca stand-by anlaşmasını imzalarlarsa hemen gündeme getirecek mi? Ancak 5 Mayıs günü TBMM’de Yenilenebilir Enerji Tasarısı görüşülürken, AK Parti’nin bu tasarıdaki sözcüsü de olan Sayın Taner Yıldız, “4646 ve 4628 sayılı Kanunlarla alâkalı yapılacak değişiklikler şu anda Meclis gündeminde. Zannediyorum önümüzdeki haftalarda görüşülecek” diyordu.

Güçlü BOTAŞ isteği, doğalgaza piyasasının yüzde 75’ini BOTAŞ’a, kalan yüzde 25’ini özel sektöre bırakmayı amaçlıyor ve kontrat devirleri ihalesine bu istek yüzünden geç çıkılmıştı, şimdi bu istek yüzünden defalarca ertelendiği anlaşılıyor. Zamanında Dünya Enerji dergimizle ve Dünya gazetesindeki “Enerji Platformu” köşemizle bu isteğe karşı çıktığımı okuyucularım hatırlayacaklardır, gazete ve dergi üzerindeki baskı da bu etkili mücadelemin tepkisiydi, ne yazık ki o tepki 8 ay önce her iki basın kanalımı kaybetmeme neden oldu!

BOTAŞ-EPDK çekişmesi: Devlet tekeli –serbest piyasa çekişmesi değil mi?

İnternette enerji ve petrol-doğalgaz platformlarında yer alan mesajlarla, bir eski EPDK üyesinin BOTAŞ Genel Müdürü yanlısı, EPDK karşıtı tutumunu doğru bulmadığımı açıklamak isterim. EPDK serbest piyasayı koruduğu sürece görevini yapıyor demektir. Doğalgaz piyasası konusunda verdiği mücadele nedeniyle, Sayın Yusuf Günay başkanlığındaki EPDK’yı kutluyorum. Kimse benim Sayın Günay’a yağ yakmak adına bunu yazdığımı söyleyemez! Sayın Günay, ilk kuruluş yıllarında  EPDK adına bana tazminat davası açmış bir kişidir. O zaman her ikimiz de birbirimizi yanlış tanımış, birilerince birbirimize yanlış tanıtılmış olabiliriz. Sayın Günay, piyasa değişiklik tasarısına karşı çıkmakla benim onayladığım yolda ilerlemektedir, bu nedenle kendisini destekliyor ve kutluyorum. Bakanlıktaki saygıdeğer dostlarım bilirler, ben yılmaz  bir serbest piyasa savunucusuyum. Sayın Bilgiç’i değil, sessiz kalan Sayın Günay’ı haklı buluyorum. Devletçiliğin yeniden enerji sektörüne musallat olmasını istemiyorum. Virüs gibi sektörün diğer kesimlerine de yayılır gider.

Şimdi, geçen yıl 14 Temmuz’da TBMM’de rafa kaldırılan ve önümüzdeki haftalarda, muhtemelen IMF stand-by anlaşması imzalandıktan sonra ele alınacak olan, 4628, 4646 ve 5015 sayılı enerji piyasası kanunlarında yapılacak değişikliklere ilişkin tasarı, acaba hangi değişikliklerle gündeme gelecek? Tabii, bunu mevcut tasarı değil, AK Parti Grupbaşkanvekilliğinin sunacağı değişiklik önergeleri gösterecek! Piyasanın yüzde kaçı BOTAŞ’a kalsın isteniyor acaba? Organize sanayi bölgeleri, kendi elektrik ve doğalgazlarını kendileri dağıtıp satışını da yapabilecekler mi? Dağıtım için en ucuz teklifi veren, neredeyse bırakın para istemeyi üzerine para vermeyi teklif edecek derecede, bizce EPDK’nın doğru yapmadığı ihaleleri kazanan gaz dağıtımcıları acaba ne olacak? İşler bir kere karışmayagörsün, ayıklamak zor olur!...

Yeni  yollar devletçiliğe değil, sadece özel sektöre açılmalı!

Enerji sektöründe yatırımlar küçük çapta devam etse de olması gereken canlanma henüz yok. TEİAŞ’ın perspektifinde elektrik talebinin küçük tutulmasından mıdır, yoksa enerji bürokratlarına unutkanlık bulaşmasından mıdır, kimse 2007’lerde beklenen elektrik açığından söz etmez oldu! Ekonominin ilkbaharı yazı getirecek görünüyor, o zaman enerji sektörü ekonomiyi destekleyebilecek mi? Yoksa, piyasa tökezlensin de, güçlü BOTAŞ senaryosunun arkasından, güçlü EÜAŞ senaryosuna zemin mi hazırlansın isteniyor. Enerji sektörüne yabancı ilgisi olsa da henüz eyleme dönüşmedi. Yurtdışında süren tahkim davaları bu süreci Türkiye aleyhine olumsuz etkiliyor. Enerji Bakanı Sayın Güler, biraz toz pembe tablo çizse de, biz yılların birikimi ile baktığımız genel enerji monitöründe toz pembe göremiyoruz.  Önceden ve geçen iktidarlar döneminde yapılan yatırımların meyvesi son üç yıldır toplanıyor. Ancak, önümüzdeki yıllarda meyve verecek büyük boyutlu yeni yatırımlar, eski projeleri sürdürmekten öte geliştirilen yeni projeler ortalıkta maalesef yok.

Mayıs başında yapılan Türk-Alman Ekonomi Kongresi’nde, Alman Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Andres, Türkiye’nin AB yolunda sürdürdüğü reformların hayata yansımadığını belirterek, “Bürokrasi yatırımın önüne kesiyor” demiş. Bürokratik soruna gündemimize başlarken değinmiştik. Son verirken bir kez daha vurguladık. Ancak, sorunu sadece bürokrasiye indirgemek kolaycılık oluyor. Bürokratik sistem, hukuk sistemi, vergi sistemi, geleceğe yönelik belirsizlikler vs. hepsi yatırımcıyı etkileyen faktörler. Alman Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Andres konuşmasında daha önemli bir söz de etmiş, Almanya ve Türkiye’nin işbirliği yapabileceği alanları sıralarken “özellikle enerji” kelimelerini de kullanmış. Enerjide Türkiye - ABD işbirliği çok önemli, ama bunun yanısıra Türkiye - Almanya, Fransa, İtalya işbirlikleri de geliştirilmeli. Fransa işbirliği denilince, akla nükleer santral geliyor. Hangi santral ve hangi tesis için olursa olsun, tüm işbirlikleri özel sektör boyutunda geliştirilmeli!

Schröder – Erdoğan

Türkiye ve Almanya enerjide işbirliğini geliştirebilir

 

Yenilenebilir enerji destekli nükleer politika

Bugün bazı kesimler, üstelik çevreci görünen bazı kesimler, gerçeği görmek istemese de, Türkiye’de gelecekteki enerji güvenliği, kaynak yetersizliği ve çevreyi korumak, Kyoto protokolünün gereklerine de uyabilmek açılarından nükleer santrallar kurulmak zorunda. Yenilenebilir enerji santralları ile de desteklenecek  nükleerli bir enerji politikası Türkiye için optimal çözüm görünüyor. Bakan Dr. Güler’in nükleer santrallar projesi, bizim gördüğümüz kadarıyla önemli bir ilerle kaydedemedi! Bakanlar Kurulu’ndan bile henüz nükleer enerji stratejisi geçmedi ve Sayın Dr. Güler, destek almak için son Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, “Enerji Güvenliği masaya yatırıldığı zaman konuyu gündeme getirdi. Ne yazık ki, Türkiye kolay kolay nükleer santralı kuramayacak, ama çevremizde nükleer santrallar hızla artacak. Bulgaristan, Ermenistan ve İran’ın nükleer santralları, Türkiye’de kurulacak bir nükleer santraldan bizim için daha mı az riskli?

8 Nisan’da Platts’ın Londra kaynaklı bir haberi, Bulgaristan hükümetinin  2011 yılında işletmeye girecek, 2000 MW’lık nükleer santral kurulması için izin verdiğini duyuruyordu. Hafif su reaktörlü olacak  ve AB kriterlerine uyacak bu santralın yeşil ışık anlayışıyla (yani çevreci bir anlayışla) yapılacağını Bulgar yetkililer açıklıyorlardı.  Santral Belene’de kurulacak. Bir zamanlar Jivkov döneminde Belene’de Bulgaristan’daki Türkler için toplama kampı kurulmuştu. Şimdi orası santral alanı oluyor. Biz nükleer santral kurmakta daha da geç kalırsak, değerli dostum Sayın Güler başarılı olamadım diye üzülmesin, Belene santralından nükleer elektrik ithal edebiliriz! Açık söyleyeyim, ben bu santral haberini duyunca hem kıskandım ve hem de herhalde kendi ülkesinden çok, “Türkiye’ye gelecekte de nasılsa elektrik satarım” düşüncesi ile kurmaya karar verdiğini düşündüm. Çünkü, Bulgaristan’ın bizim gibi yakın gelecekte beklenen önemli bir elektrik açığı yok.

Yeni arayışlar, yenilenebilir enerji...

Enerji sektörümüzde yeni arayışlar, Yenilenebilir Enerji Kanunu’na odaklandı. Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun Tasarısı, Mayıs ayında yasalaşacak. Yönetmeliklerin hazırlanması için dört aylık bir süre verilmesini öngörüyor. En geç Eylül sonu veya Ekim ayında fiili uygulanması başlayacak. Eksiklikler ve hataları olsa da, sektör açısından olumlu bir başlangıç olacağı kuşkusuz. Eksiklikleri ve hataları zaman içinde giderilecektir. Meclisteki konuşmalarda, Bakan Dr. Güler, bu kanun ile 3-4 milyar dolarlık bir yenilenebilir yatırımı beklendiğini ifade ediyordu.

Hemen belirtelim, Türkiye’nin elektrik sektörü zaten her yıl 2.5-3 milyar dolar yatırım gerektiriyor, tabii eğer 2020 yılında bugünün gelişmiş ülkeleri ortalamasını yakalamak istiyorsak! Yenilenebilir enerjiye 3-4 milyar dolarlık yatırımın kaç yılda yapılacağını Sayın Güler ifade etmiyor, ama bunun için verilecek 300-400 milyon dolarlık bir subvansiyonun Hazine’ye yük sayılamayacağını söylemekle yetiniyor. Bizce o subvansiyon eğer işlerse 700-800 milyon dolardan az olmayacak da, bu rakamlar yenilenebilir enerji için kota koymuş olmuyor mu?

Oysa biz RESSİAD olarak, kotalı yatırım dönemi değil, ucu açık serbest yatırım dönemi istiyoruz. Türkiye’nin Avrupa’nın yeşil elektrik üretim alanı olabileceğini iddia ediyoruz. Kyoto’ya uygun yeşil elektrik sertifikası ile Avrupa’ya elektrik ihraç edebileceğimizi belirtiyoruz. Sayın Dr. Güler’in 3-4 milyar dolarlık yatırım verisine karşın bizim de sağlıklı bir verimiz var. Türkiye Avrupa’ya yılda 16-20 milyar dolar yeşil elektrik ihraç edebilecek duruma gelebilir. Bunun için atılması gereken adımlar maalesef yeni yasada şu anda yok.

Özdeyiş

Bu ayki gündemimizi burada noktalarken, sonuç önerimizi bir dilek şeklinde sunmak istiyoruz: Ekonomide ilkbahar yaşanıyor, enerji yatırımları da canlandırılmalı!

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr