Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   16.01.2018

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Haberler
Kamu'da Sosyal Politika dergisinde Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR'ın, "İklim ve Enerji İlişkisinden Nükleere Uzanan Yol" başlıklı makalesi yayınlandı 25.06.2006

Kamuda Sosyal Politika dergisi; çalışma hayatı, ekonomi, sosyal politika ve iş hukuku alanlarındaki makale, inceleme, rapor ve sosyal gündemi belirleyen güncel konuları yayınlayan, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve personele ulaşmayı hedefleyen bilimsel, akademik dergi olarak yayın hayatına atıldı. Yılda 4 kez yayaınlanacak derginin Cilt 1/ Sayı 1 nüshası Haziran sonunda yayaınlandı. Derginin sahibi Memur-Sen. Dergi enerji konularına yer vermeyi gündemine almış olup, ilk sayısında Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır'ın aşağıdaki makalesi yer aldı:

 

İklim ve enerji ilişkisinden nükleere uzanan yol
 
Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR(*)
 
Enerji nedir?
 
Enerji; yapma, yaratma, üretme yeteneği, daha doğrusu gücüdür. Her şeyin yaratılması enerjiyle olabildiğinden Einstein, Tanrı’yı enerji olarak tanımlamıştır ki, bu konuda haksız sayılmaz. Zaten tüm dinler en büyük gücün, en büyük enerji kaynağının tanrı olduğunda birleşmiyorlar mı?... Enerjisiz değil, ama kullanılabilir enerjisiz  yaşamın sürdürülmesi olanaksızdır. Enerjide kullanılabilirlik (availability) en önemli faktördür. Çünkü, anerji dediğimiz kullanılmayan enerjiler de vardır.
 
Başta ısı olmak üzere enerjinin tüm biçimleri arasındaki ilişkileri, dönüşebilirliği ve çevrimleri konu alan “Termodinamik” biliminin çok önemli iki temel yasası var. Aslında bunlar doğanın yaradılışında ortaya konulmuş doğa yasaları. Termodinamiğin birinci yasası, enerjinin yoktan var edilemeyeceğini, var olan enerjinin yok edilemeyeceğini, bir biçimden diğerine dönüştürülebileceğini söylüyor. Termodinamiğin ikinci yasası ise, enerji dönüşümünün kayıpsız olamayacağını, bir biçimden diğerine dönüşürken yararlı enerjinin yanısıra, kayıp dediğimiz yararsız enerjinin ortaya çıkacağını söyler.
 
Bütün termodinamik işlemler “tersinir olanlar” ve “tersinir olamayanlar” diye ikiye ayrılır. Tersinirlik geriye dönüşü ifade eder. Ancak, tersinir işlemler idealdir ve evren için ütopyadır. Çünkü, doğadaki tüm işlemler tersinir olmayan, yani tersinmez karakterlidir. Bir kere gerçekleşti mi, bir daha geriye, başlangıç noktasına dönüş yoktur. Bu da zaten bir başka doğa yasası. Yaşamı geriye çeviremezsiniz! Doğada enerji çevrim ve dönüşümlerinde oluşan her tersinmezlik, yararsız enerjinin artmasına neden olmakta. Kısacası milyarlarca yıldır insanlık doğanın yararlı enerjisini azaltıyor, yararsız enerjisini artırıyor.
 
Yoğun enerji tüketimi dünyaya ne getirdi?
 
Enerji mühendisliğinin ve enerji ekonomistliğinin, aynı zamanda enerji işletmeciliğinin temel amacı, ekserji dediğimiz yararlı enerjiyi maksimum yapabilmek, yani ekserjitik verimi yüksek tutabilmektir. Yararsız enerjinin ortaya çıkan miktarı entropi değişimindeki artışla ifade edilir ki, dünyada insan yaşamı ile birlikte entropi artmaya başlamıştır, ama kuşkusuz en büyük artışı sanayi devrimi ile başlayan yoğun enerji kullanım sürecinde olmuştur. Entropi artışı doğal enerji sistemlerindeki dengesizliği gösterir. Biz termodinamik bilimciler, felsefik olarak entropi artışını evrenin baş aşağı gidişi şeklinde yorumlarız. Dünyada entropinin en yüksek olacağı gün, sonsuzluğun sonunu simgeleyen kıyamet günüdür.
 
Dünyada yoğun enerji kullanımı, yalıtılmış bir sistem varsaydığımızda dünyanın entropisini artırmakla kalmamış, dünyanın global sıcaklığını da yükseltmiştir. Dünya uluslarının gelir düzeyi ile tükettikleri enerji miktarı arasında bilimsel deyişle korrelasyonu yüksek bir regresyon bağıntısı bulunuyor, yani kuvvetli bir ilişki var. Öyle ki, bunu istatistik yöntemlerden yararlanarak formül kalıbında matematiksel eşitlikle ifade edebilirsiniz. İnsanlık yaşam düzeyinin yükselmesini ve zenginliğini yoğun enerji tüketimine borçludur.
 
Bu zenginlik ve refah için dünyanın enerji tüketimi geçen 20’nci yüzyılda sekiz kat arttı. Enerji tüketimini sekiz kat artırarak sağlanan refahın bedeli entropi ve sıcaklık artışı oldu, dünya ortalama sıcaklığı 0.8 derecelik (oC) artış gösterdi. Elbette başka çevre etkileri var, ama biz burada iklimi etkileyen dünyanın en büyük global çevre sorununun, ortalama yüzey sıcaklığının yükselmesi olduğunu vurgulayacağız. Çünkü dünya ortalama yüzey sıcaklığında bir derecelik artış, dünya iklim kuşaklarının kuzey ve güney yarım kürelerde 160 km (kilometre) yer değiştirmesine neden olabilecek. Buna 0.2, bilemediniz 0.3 derecenin kaldığı kritik bir eşikteyiz bugün!...
 
Dünya ortalama yüzey sıcaklığı neden ve nasıl artıyor?
 
Dünyaya güneşten kısa dalgalı radyasyonla gelen ısı ve dünyanın uzun dalgalı radyasyonla evrene yaydığı ısı dengeleri göz önüne alınarak, fizikte de anlatılan, ısı transferinde temel kurallardan biri olan Stefan-Boltzman yasasına ve eşitliğine bağlı biçimde, dünya yüzeyi için teorik bir ortalama sıcaklık hesaplayabiliyoruz. Bu hesabı dünya yüzeyi için yaptığınız gibi üst atmosfer için de yapabiliyoruz. Çünkü, atmosfer ısı perdesi görevi yapmakta. Biz burada bu hesaplara girecek değiliz. Sadece dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığının artış mekanizmasını açıklayabilmek için matematiksel eşitliklerin olduğunu söylemek istedik. Bu mekanizma birbirine eklenen iki etki ile dünya ortalama yüzey sıcaklığını artırıyor.
 
Toplam enerji tüketiminin direkt etkisi:
 
Etkilerden birisi dünyadaki enerji tüketimidir. Bakın, 2004 istatistik verilerine göre dünyada 10224,4 milyon ton petrol eşdeğeri (kısaca MTEP), yani 10 milyar ton petrole eşdeğer enerji tüketilmiştir. Bu enerji dünyanın yüzeyine ve zamana bölünürse 0.028802 W/m2 (W = vat) kadar bir ısı girdisi bulunur. Bu ısının uzun dalgalı radyasyonla uzaya atılması gerekir. Güneşten gelen ısıya karşılık dünyadan atılması gereken ısı miktarı, daha doğrusu atılabilecek ısı miktarı 343 W/m2’dir.  Bu değerin üzerine eklenecek her enerji, eğer radyasyonla atılamazsa sıcaklık artışı yaratır. Buna göre 2004 yılında dünya genelinde tüketilen 10 milyar ton petrole eşdeğer enerjinin, radyasyon yayımı ile atılamadığını varsayarsak, yarattığı sıcaklık artışı bizim hesabımıza göre 0.0057 derece (oC). Ortaya çıkan binde 5-6 derecelik bu büyüklük küçümsenmemeli.
 
Şöyle bir geçmişe bakalım. 1970 yılında dünya enerji tüketiminin dünya global sıcaklık artışına katkısı sadece 0.002 derece (oC) idi. Eğer, dünya enerji tüketimi 1970 düzeyinde sabit kalmış olsaydı, bir derecelik sıcaklık artışı için gereken süre 500 yıl ediyordu. Dünya enerji tüketimi arttı ve 1995 yılındaki tüketimin neden olacağı sıcaklık artışı 0.0045 derece (oC) oldu. Yani, 1995 düzeyi ile bir derecelik artışa ulaşmak için gereken süre 222 yıla indi. Şimdi 2004 için hesapladığımız 0.0057 derece (oC) artış bize gösteriyor ki, 2004 yılı enerji tüketimi sabit kalsa bir derecelik artışa 175 yılda ulaşılacak. Oysa, Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre dünya enerji tüketimi 2010 yılında 12 MTEP, 2020 yılında 14 MTEP ve 2030 yılında 16 MTEP düzeylerini aşacak.
 
Atmosferdeki karbondioksitin etkisi:
 
İkinci etki atmosferdeki sera gazlarından geliyor. Sera gazlarının içinde en önemlisi karbondioksit (CO2) olduğundan, diğerlerini yokumsayıp buna sadece karbondioksitin etkisi diyoruz. Atmosferde giderek artan karbondioksit, ısı perdesi görevi yaparak yeryüzünden yayılacak uzun dalgalı ısıl radyasyonunun uzaya çıkışını engelliyor. Aslında karbondioksit yaradılışından beri atmosferin doğal yapısında var, ama yoğunluğu giderek artıyor. Bir ton petrolün yanmasından ortaya çıkan karbondioksit, 2750 - 3500 ton iken, bir ton petrole eşdeğer kömürden 3800 - 4400 ton, temiz yakıt doğalgazdan 2100 - 2250 ton karbondioksit ortaya çıkıyor.
 
2004 yılında dünyada tüketilen 10224.4  MTEP enerjinin, 3767.1 MTEP’i petrolden, 2420.4 MTEP’i doğalgazdan, 2778.2 MTEP’i de kömürden sağlanmış ve bu tüketimden en az 25.9 milyar ton karbondioksit emisyonunun atmosfere yayıldığını hesaplayabiliyoruz. Bu miktar her yıl artmakta. Uluslararası Enerji Ajansı tahminlerine göre 2030 yılında yayılacak karbondioksit emisyonunun 38.3 milyar ton olması bekleniyor. karbondioksit emisyonu bazen mutlak değeri yerine kimyasal bileşimine bağlı olarak 12/32 oranında yer alan karbon kütlesiyle ifade olunur. 2004 yılı için hesapladığımız emisyon 9.7 milyar ton karbona eşit. Bu değer 1990-95 arasında 7.5-8 milyar ton arasındaydı.
 
Sanayi devriminden sonra geçen 135 yıllık süreçte, dünyanın atmosferindeki hacimsel (ppmv) karbondioksit yoğunluğu yüzde 135 artış göstermiştir. Bugün için 365 ppmv civarında olan bu yoğunluk, 1850’lerde yani sanayi devrimi öncesi 275 ppmv olarak kestiriliyor. Dünyanın ısı sığasını yokumsayan, çevresinin efektif atmosferle kaplandığını ve bunun dışında uzayın bulunduğu varsayan bir model kapsamında, temelde yine Stefan-Boltzman eşitliğinden yararlanarak, ancak uzun dalgalı radyasyonun atmosferde kat edeceği ışınım yolunu hesaba katarak, efektif atmosferin ışınım yayma katsayısı (bilimsel deyişle emissivitesi) hesaplanabilmekte. Böylece, efektif karbondioksit örtüsünün geçirgenliği, daha sonra yerden yapılacak ışımayla atılabilecek ısı ve sıcaklık artışı bulunabilmekte.
 
İşte bu hesapların sonucuna göre bugünkü toplam 0.8 derecelik (oC) artışın, 2025’den sonra 1.25 derecenin üzerine, 2050’den sonra 2.2 derecenin üzerine, 2075’den sonra da 3.5 derecenin üzerine çıkabileceği görülüyor. Bu gidişle 2100 yılında 5 dereceyi aşacak bir dünya yüzey sıcaklığı artışı tehdit oluşturuyor. Ancak, bu bilimsel senaryoda hesaba katılamayan etkiler dolayısıyla, artışın daha yavaş veya daha hızlı olma ihtimali yok değil. İnkar olunamayan gerçek,  dünya ortalama yüzey sıcaklığının arttığıdır.
 
1998 yılında Antartika buzullarında çatlama saptanmıştı. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi o yıl 147 km uzunluğunda ve 38 km genişliğinde olan A-38 kot adı verilen dev bir buzulun, Ronne adlı ana kütleden koptuğunu açıklıyordu. Montana Clacier Ulusal Parkı’ndaki buzulun ise 1911 yılında çekilen fotoğrafı ile 2000 yılında çekilen fotoğrafı erimenin bir diğer örneğini oluşturuyordu.
 
18 Mayıs 2006 günü gazetelerimizde ve medyada, “Grönland’da korkutan erime, 3000 yılında dünya sular altında” haberleri yer aldı. ABD’deki Kansas Üniversitesi ile NASA Jet Propulsion Laboratory tarafından yapılan ortak çalışma, Amerika Bilimsel Geliştirme Birliği (AAAS) St. Louis Konferansı’na sunulmuştu ve Grönland buzullarındaki erimenin iki kat daha fazla ve hızlı olduğu açıklanıyordu. Grönland’da okyanusa düşen buzlar yüzünden kaybedilen buz kütlesi 1996 yılındaki 90 km3’ten 2005’de 224 km3’e yükselmişti. Araştırmacılar Grönland’ın güneydoğu kesiminde ortalama hava sıcaklığının üç derece yükseldiğini belirtiyorlardı. Ancak, bunun ortalama yüzey sıcaklığı olmadığını söyleyelim. Buzulların böyle büyük oranda erimesi dengeleri alt üst edecek bir gelişme.
 
Bu gelişmeler, şu anda ısınan ve karaları denizlerin basması tehlikesi ile karşı karşıya kalan dünyayı, daha ileri de yeni bir buzul çağına da itebilir. Biz kıyamet çığırtkanlığı yapmıyoruz, tehlikeye dikkat çekiyoruz. Önemli olan iklimdeki dengeleri koruyabilmek. Bunun çaresi ilk hedef olarak artan karbondioksit yoğunluğunu 1990 seviyesine, giderek daha aşağısına çekmek.
 
Çevre ve enerji yaklaşımı nasıl gelişti?
 
Doğal çevreyi sadece enerji üretimi değil, tüm insan faaliyetleri etkiler. Teknolojik insanın faaliyetlerin daha çok etkilediği bir gerçek. Çünkü teknoloji, insanların çevresini değiştirmek için uyguladıkları tekniklerin tümüdür. Bu teknoloji hep çevreyi alt üst eden, kirleten teknoloji değildir. Temiz çevre ve çevreyi korumaya yönelik teknolojiler de vardır. Çevre teknolojilerinin dünyadaki gelişim sürecine bakıldığında, 1970’li yıllarda geliştirilen ilk teknolojiler kirlilik kontrol amaçlıdır. Bu yetmemiş, 1980’lerden başlayarak, çevre yönetimi yaklaşımıyla üretim sürecinin her aşamasında çevre ve enerji (özellikle ekserji) verimliliklerini artıracak tasarımlar üzerinde durulmaya başlanmıştır. 1990’lara gelindiğinde endüstriyel ekoloji görüşleri ortaya çıkmıştır. Böylece, üretim sistemlerindeki madde ve enerji akışına, atıkların değerlendirilmesi ekleniyordu. 1990’lı yıllar sürdürülebilir çevre ve enerji, sürdürülebilir ekonomi kavramlarını dünyaya getirdi.
 
1992’de Rio de Janeiro’da toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı,  İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin ortaya çıkmasına yol açtı. 21 Mart 1994’de yürürlüğe giren bu sözleşme, ilk etapta 153 ülke tarafından imzalandı, ama Türkiye tarafından kabulü 10 yıl gecikmeli oldu. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, karbondioksit emisyonunun 1990 seviyesine çekilmesini öngören bir süreci başlatmıştı.
 
TBMM,  21 Ekim 2003’de İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne katılmayı kabul etti. Türkiye tarafından katılım sözleşmesi 24 Şubat 2004’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne sunuldu ve 24 Mayıs 2004’de Türkiye resmen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf oldu. Şimdiye kadar Türkiye ile birlikte 189 ülke bu sözleşmeyi imzalamış bulunuyor. Emisyon azaltımında, Türkiye’nin gelişme süreci ve özel koşulları dikkate alınmış durumda.
 
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi dışında, 1997 yılında Kyoto Protokolü oluşturuldu. Bu protokol, karbondioksit emisyonunun 1990 seviyesinin yüzde 5 altına çekilmesini öngörüyordu. Türkiye henüz Kyoto Protokolü’nü imzalamadı. Avrupa Birliği ülkelerinin ise tamamı imzalamış bulunuyor.
 
Clinton döneminde bu protokolü imzalamayı kabul eden ABD, Bush döneminde imzalamayı reddetti, bu bugünkü ABD yönetiminin ayıbı. Putin’in Rusyası ise Kyoto Protokolü’nü imzaladı. ABD’nin imzalamama nedeninin altında, zengin kömür yataklarını, ucuz elektrik üretimi sağlayabilecek büyük santrallarla değerlendirme planı yatıyor. Avrupa Birliği, 2008-2012 döneminde karbondioksit emisyon seviyesinin 1990 seviyesinin yüzde 8 altına çekilmesini hedeflediğinden,  Türkiye ile yapılacak müzakerelerde bu protokolün imzalanması istenecektir. Aslında, Türkiye’nin bu protokolü Avrupa Birliği tarafından istenmeden ve zaman geçirilmeksizin imzalaması kendi çıkarları açısından daha uygundur.
 
Karbondioksit artarken kurtuluş yolu açık mı?
 
2004 yılında dünyada tüketilen 10224.4 MTEP ticari genel enerjinin 8965.7 MTEP ile yüzde 87.7’lik bölümü fosil yakıtlar dediğimiz petrol, doğalgaz ve kömürden üretilmiş bulunuyor. Geriye kalan 1258,7 MTEP’lik bölümü ise nükleer enerji, hidroelektrik ve diğer yenilenebilir enerjilerin payı. 8965.7 MTEP fosil yakıt dünya atmosferine 25 milyar tonu aşkın karbondioksit ile olumsuz katkı yapmışken, 1258.7 MTEP’lik bölümü 3.6 milyar ton karbondioksit emisyonundan dünya atmosferini kurtarmıştır.
 
Fosil yakıt kullanımında azalma değil artış bekleniyor!...
 
21’inci yüzyılda fosil yakıt kullanımı yine sürecek, ancak artış hızının kesilmesi gerekiyor da, Avrupa dışında bu ilkeye uyan yok. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2030 yılına kadar uzanan tahminlerine göre fosil yakıt kullanımı giderek artacak. Ancak, bu artış hızının yıllık olmak üzere kömürde yüzde 1.5, petrolde yüzde 1.6, doğalgazda yüzde 2.3 düzeylerinde olması öngörülmekte, ama şimdiki artışlar bu değerlerin üzerinde gerçekleşiyor.
 
Dünyanın kömür tüketimi 1990 yılında 2270 MTEP iken, 1999 yılında 2108.7 MTEP’e düşmüştü. Sonradan sürekli artışla 2004 yılında ne yazık ki 2778.2 MTEP’e yükseldi. 2004 yılında dünya kömür tüketimindeki artış yüzde 6.3 ile genel enerji tüketimindeki yüzde 4.3’lük artışın üstünde. Dünya kömür tüketiminde yüzde 34.4 payla Çin ilk sırada, yüzde 20.3 payla ABD ikinci sırada, yüzde 7.4 payla Hindistan üçüncü sırada yer alıyor. 25 üyeli Avrupa Birliği’nin payı sadece yüzde 11 kadar.
 
2004 yılında ABD’nin kömür tüketimi yüzde 0.3 gibi küçük bir artış gösterirken, 25 üyeli Avrupa Birliği’nde yüzde 1.2 azalmış. Buna karşılık 2004 yılında Çin’in kömür tüketimi yüzde 14.6 ve Hindistan’ın kömür tüketimi yüzde 7.5 artmış. Çin, Hindistan ve ABD bu tutumlarını sürdürebilmek için Kyoto Protokolü’nü imzalamaktan kaçınıyorlar. Türkiye’nin kömür tüketiminin dünyadaki payı yüzde 0.8 ve 2004 yılındaki tüketim artışı yüzde 5.2 olmuş. Kömürden kaynaklanan çevre sorunlarını azaltabilmek için yeşil kömür teknolojileri geliştirilmekteyse de, kömür tüketiminin artması dünya iklimi için şu anda bir tehdit oluşturuyor. Uluslararası Enerji Ajansı dünya kömür talebinin 2010 yılında 2763 MTEP, 2020 yılında 3193 MTEP ve 2030 yılında 3601 MTEP olacağını tahmin ediyor.
 
1990 yılında 3135.5 MTEP olan dünya petrol tüketimi sürekli artarak, 2004’de 3767.1 MTEP’e yükseldi. Dünya petrol tüketiminde en büyük pay yüzde 24.9 ile ABD’ye ait. 25 üyeli Avrupa Birliği’nin petrol tüketimindeki payı yüzde 18.4 düzeyinde. ABD’den sonra ikinci sırada yüzde 8.2 pay ile Çin, üçüncü sırada da yüzde 6.4 pay ile Japonya geliyor. 2004 yılında dünya petrol tüketimi yüzde 3.4 artarken, Japonya’da yüzde 3 azalma sağlanmış. Çin’in tüketimi ise yüzde 15.8 artmış. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, dünya petrol talebi 2010 yılında 4308 MTEP’e, 2020 yılında 5074 MTEP’e ve 2030 yılında 5766 MTEP’e ulaşacak.
 
Dünya doğalgaz tüketimi 1990 yılındaki 1773.8 MTEP düzeyinden, 2004 yılında 2420.4 MTEP düzeyine çıkmış bulunmakta. Doğalgaz tüketiminin hızla gelişmesi, petrol ve kömür tüketimini bir miktar törpülemektedir. Doğalgazın karbondioksit emisyonunun kömür ve petrolden az olması avantajdır. Ancak, doğalgazın alev sıcaklığının yüksekliği nedeniyle yanması sırasında oluşan azot oksitlerin ozon tabakası tahribatına olumsuz katkısı söz konusudur.
 
2004 yılında yüzde 3.3 artış gösteren dünya doğalgaz tüketiminden en büyük payı yüzde 24 ile ABD almış. 25 üyeli Avrupa Birliği’nin tüketim payı yüzde 17.4 kadar. ABD’den sonra en büyük pay yüzde 15 ile Rusya Federasyonu’na ait. Çin’in doğalgaz tüketimindeki payı yüzde 1.5, ama 2004’deki tüketim artış hızı yüzde 19. Uluslararası Enerji Ajansı, dünya doğalgaz talebinin 2010’da 2703 MTEP, 2020’de 3451 MTEP ve 2030’da 4130 MTEP olacağı tahminini yapıyor.
 
Hidroelektrik ve yenilenebilir kaynaklar umut veriyor mu?
 
Dünyanın kurulu elektrik gücü 3700 milyon kilovat (106 kW = GW = gigavat) düzeyinde ve 2004 yılı elektrik üretimi 17373 milyar kilovat-saat (109 kWh = TWh = teravat-saat). Bu elektriğin 11677 TWh’lik bölümüyle yüzde 67’si fosil yakıtla çalışan santralların üretimi, yani termik elektrik.
 
Dünya hidroelektrik kurulu gücü 720 GW kadar ve 2004 yılı hidroelektrik enerji üretimi 2820 TWh. Bu üretim 2003 yılına göre yüzde 4.9’luk bir artış göstermiş. 2004 yılındaki hidroelektrik enerji üretimi 242.5 MTEP ediyor. 1990 yılında bu değer 189.2 MTEP idi. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2004 yılı tahminlerine göre hidroelektrik enerji üretimi 2010 yılında 276 MTEP, 2020 yılında 321 MTEP ve 2030 yılında 365 MTEP olabilecek.
 
2004 yıl sonu itibariyle dünyada 160 GW yenilenebilir elektrik santralları kurulu gücü var. Bunun içinde 61 GW ile en büyük pay, küçük hidroelektrik enerjiye ait. Rüzgârın payı ise 48 GW. Rüzgâr santrallarının kurulu gücü, yüzde 18.7’lik artışla 2006 yılı ocak ayında 57 GW’a ulaştı. 160 GW’lık toplam içinde 39 GW biomass elektrik santralları bulunuyor. Jeotermal ve güneş santralları birbirine eşit olmak üzere 2.2 GW’lık paya sahipler.
 
Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminlerine göre 2030 yılında hidroelektrik enerji üretimi 365 MTEP karşılığı 4248 TWh olacak, bunun yanısıra biomas elektriği 627 TWh, rüzgâr elektriği 929 TWh, jeotermal elektrik 167 TWh, güneş elektriği 119 TWh ve deniz dalga/med-cezir elektriği de 35 TWh olmak üzere yenilenebilir kaynaklardan üretilecek toplam yeşil elektrik 6126 TWh düzeyine ulaşacak. Bu miktar yeşil elektrik 527 MTEP etmekte  ki, 2030 yılında beklenen 16487 MTEP’lik toplam talebin yüzde 3 kadarını karşılayabilecek.
 
Yenilenebilir kaynaklardan üretilen ve çevre dostu olduğu varsayılan yeşil elektriğin payı maalesef büyük değil ve tüm artışlara rağmen 2030 yılına kadar fazla da büyüyemeyecek görünüyor. Bunda kaynak potansiyellerinin doğal sınırları, bu tür santralların büyük arazi gereksinimine ilişkin sorunları,  hidroelektrik dışında yeni teknolojiye dayalı bu santralların ilk yatırım giderlerinin büyüklüğü olumsuz etki yapıyor. Ekonomik sorunların aşılması ve teşvik için Kyoto Protokolü uyarınca başlatılan emisyon sertifikası ticareti dünyada yaygınlaşacak görünüyor. Ayrıca, ülkeler belirli kotalar ve fonlarla destekleme politikaları uyguluyorlar.
 
Dünyanın teknik olarak yapılabilir hidroelektrik potansiyeli 14060 TWh iken, ekonomik hidroelektrik potansiyeli 8905 TWh ve bugün bunun yarısı kullanılır durumda. Bu potansiyeller olabildiğince kullanılmalı, ancak hidroelektrik teknik potansiyelinin tamamı kullanılsa bile, bugünkü kömür tüketiminin yarısına eşit büyüklükte enerji üretmek olanaklı değil. Diğer yenilenebilir kaynakların getireceği, hidroelektriğin yarısından küçük. Oysa dünya kamuoyu, çevre dostu enerjiler diye magazin konusu da yapılan bu enerji kaynakları ile gerektiğinden fazla meşgul edilmekte, yeşil siyaset akımının desteklediği bu kaynaklara şimdilik fazla umut bağlanmakta.
 
Burada kamuoyuna yanlış aktarılan, enerji bilim ve tekniğinin bir gerçeğini daha açıklayalım. Alternatif enerjiler arasında sapla samanı karıştırırcasına hidrojeni de enerji kaynağı olarak gösterenler var. Biz burada birincil enerji kaynaklarını irdeliyoruz. Doğada serbest olarak bulunmayan hidrojen birincil enerji kaynağı olmuyor. Sudan veya hidrokarbonlardan, enerji kullanarak hidrojen üretimi söz konusu. Bu nedenle hidrojen ikincil kaynak. Oysa, dünyayı karbondioksit sorunundan kurtarmak için birincil kaynak bazında çözüm gerekiyor.
 
Karbondioksitten kurtuluşta nükleer enerji alternatifi
 
Hiçbir karbondioksit emisyonu olmayan nükleer santrallardan 2004 yılında sağlanan enerji 624.3 MTEP. Bu enerjinin yüzde 30.1’i ABD’de, yüzde 35.8’i de 25 üyeli Avrupa Birliği’nde tüketilmiş. Elektriğinin yüzde 78.1’ini nükleerden karşılayan Fransa’nın bu tüketimdeki payı yüzde 16.2 iken, elektriğinin yüzde 29.3’ünü nükleerden üreten Japonya’nın payı yüzde 10.4 olmuş.
 
Nükleer santrallarla ilgili gelişmeye bakarsak, 2005 yılında Japonya’da 1067 megavat (MW = bin kW), Rusya’da 950 MW, Ukrayna’da 950 MW güçlü yeni nükleer santrallar ticari üretime başlarken, Japonya’da biri 1304 MW, diğeri 1325 MW’lık iki ünite, Hindistan’da 490 MW’lık, Güney Kore’de 960 MW’lık birer ünite şebekeye bağlanmış bulunuyor. Kanada daha önce çalışmasını durdurduğu 515 MW’lık bir nükleer santralı 26 Eylül 2005’de tekrar şebekeye bağladı. Finlandiya 1600 MW’lık yeni bir nükleer santralın inşaatını 12 Ağustos 2005’de resmen başlattı. Aralık 2005’de Çin 1000 MW’lık, Pakistan 300 MW’lık yeni nükleer santral inşaatlarına resmen başladılar. Peki, 2005 yılında hiç kapatılan nükleer santral olmadı mı? Oldu ve Mayıs 2005’de İsveç’te 600 MW’lık, Almanya’da 340 MW’lık birer nükleer santral kapatıldı.
 
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından açıklanan ve 13 Şubat 2006 tarihinde yenilenmiş olan nükleer elektrik santralları bilgi listesinde, toplam 31 ülkede çalışmakta olan 443 nükleer elektrik santralı ünitesi rapor ediliyor ve bunların güçleri toplamı 369595 MW (369 GW). Ayrıca 10 ülkede toplam kurulu elektrik gücü 18905 MW olacak 24 nükleer santral ünitesinin inşası sürüyor. 17 ülkede 117 nükleer santralın kapatıldığı bunların güçleri toplamının 35899 MW olduğu da belirtiliyor. Bu güç, bugün işletmede olan kurulu gücün yüzde 10’undan küçük. Kapatılan santralların ortalama gücünün 300 MW olması, gelişmiş nükleer santralların daha çok 600 MW’dan büyük ve 1000 - 1500 MW güçlerde kurulması, kapatılan santralların çalışma ömrünü tamamlamış eski üniteler olduğunun kanıtı. Nükleer enerjiden asla vazgeçmeyeceğini açıklayan Fransa’da 11 santralın, nükleer santral yapımını sürdüren Japonya’da 3 santralın kapatılmış olması da, ömrünü dolduran eski santralların kapatıldığını gösteriyor.
 
1986 Çernobil kazası nükleer santrallara ilişkin bir korku yayılmasına neden oldu. Aslında eski Sovyet teknolojisine dayalı Çernobil santralı reaktörünün bugün için geliştirilmiş üçüncü nesil kor tutuculu ve tam emniyetli reaktörlerle hiç bir ilgisi yok. Çernobil’deki santralda bir nükleer kaza denemesi yapılırken, kontrolun elden kaçırılmasıyla kaza oluştuğu biliniyor. Çernobil kazasında santral çalışanı 31 kişinin yaşamını yitirmesine rağmen, 30 km’lik çevrede alınan radyasyonun en fazla 0.12 Sv (Sievert) dozla sağlık için izin verilen en çok 0.25 Sv’lik dozun yarısı kadar olduğu gerçek, ama bu konu gereğinden fazla saptırılmış, nükleer karşıtı lobilerce istismar edilmiş, bir teknolojinin önü kesilmek istenmiştir. Bu korkunun yersizliği artık ortaya çıkmış bulunuyor.
 
Nükleer santralların dışındaki santralların da riski var. Dünyada görülen ölümlü kazalara göre hesaplanan risk faktörleri santralın GW gücü başına yıllık değer olarak hidroelektrik santrallarda 1.41-0.01 ölüm/GW.yıl, kömür santrallarında 1.2-0.023 ölüm/GW.yıl, doğalgaz santrallarında 0.2-0.0025 ölüm/GW.yıl iken, nükleer santrallarda hepsinden daha küçük olmak üzere 0.0125-0.00002 ölüm/GW.yıl’dır.
 
Elektriğinin yüzde 78.2’sini nükleerden üreten Fransa’da halk nükleer santrallarla iç içe yaşamakta, o santralların soğutma suyu aldığı nehir ve denizlerde yüzmekte, o sulardan çıkan balıkları yemektedir. Üzerine iki atom bombası atılmış Japonya’da nükleer radyasyonun en büyük yıkımı yaşanmış iken, nükleer santralların tehlikesiz ve en güvenli santrallar olduğu bilindiğinden, bugün işleyen 56 nükleer santrala yenilerinin eklenmesine çalışılmaktadır. Japonya’daki nükleer santralların kurulu gücü toplamı, Türkiye’nin tüm elektrik santralları toplamının 1.2 katı kadardır. Gerek Japon halkı ve gerekse Fransa halkının genel kültürü, sağlık kültürü ve tabii ki nükleer enerji kültürü de Türk halkından kat kat üstündür, nükleer karşıtı boş sözlere kanmamaktadırlar.
 
Nükleer santralların birim kurulu gücünden elde edilecek enerji diğer santrallara göre çok yüksek olmakta. Her bir kaynağa dayalı 1000 MW’lık kurulu güçlerden yapılacak üretimler aynı değil elbette. Santralların yıllık çalışma süreleri, yani emre amadelik oranları belirli sınırlar içinde. Toplam 8760 saatlik yıl boyunca en fazla 7000 saat çalışan 1000 MW’lık doğal gaz santralı 7 milyar kWh üretirken, modern kömür santralından 6500 saatlik çalışma ile 6.5 milyar kWh, hidroelektrik santraldan 4500-5000 saat çalışma ile 4.5-5 milyar kWh, rüzgâr santralından 2500-3500 saat çalışma ile 2.5-3.5 milyar kWh sağlanmakta, ama nükleer santralda 8000 saati aşkın çalışmayla 8 milyar kWh düzeyine çıkılmakta.
 
Fosil yakıt santralları ve nükleer santrallar, temel yükü karşılayan baz yük santrallarıdır. Hidroelektrik santrallar taban yüke eklenen ekstra yükleri karşılayan puant santrallardır, ama değişken çalışma koşulları nedeniyle her ikisinin dışında kalan rüzgâr santrallarının, hidroelektrik santrallarla yedeklenmesi gerekir.
 
Dünya Nükleer Birliği (WNA), nükleer enerjinin gelişimine ilişkin seçenekli senaryo oluşturmuştur. Referans senaryosuna göre, dünya nükleer kurulu gücü 2010 yılında 381 GW, 2015 yılında 410 GW, 2020 yılında 446 GW ve 2030 yılında 524 GW olacaktır. Nükleer karşıtlığı ile nükleer santralların kurulması engellenirse, 2030 yılında kurulu güç toplamı 281 GW’a kadar düşebilecektir. Ancak, bu dünya ikliminin aleyhine olan bir gelişme demektir. Buna karşın WNA üst sınır olmak üzere 2020 yılında kurulu gücün 518 GW, 2030 yılında 740 GW düzeylerine çıkabileceğini belirtmiştir. Uluslararası Enerji Ajansı, dünya nükleer enerji üretiminin 2010’da 778 MTEP’e çıkacağını, 2020’de 776 MTEP’te kalacağını ve 2030’da 764 MTEP’e düşeceğini tahmin ederken, kötümser senaryoya kapılmakta, bunun yerine doğalgazın payını artırmaktadır.
 
Tartışılması gereken sorular
 
Hiçbir ülkenin enerji bütçesi tek kaynağa dayalı olmaz ve olamaz. Önemli olan tüm kaynakların ekonomiklik sınırları içinde optimal ölçülerde kullanıma sokulmasıdır. Fosil yakıtların yenilenebilir enerjiler ile desteklenmesi yetmemekte, güvenilirliği kuşkusuz olan nükleer enerji zorunluluk olarak karşımıza gelmektedir. Öyleyse, nükleer enerji hangi boyutlarda zorunluluktur?
 
Enerjinin rasyonel kullanılmasına ve enerji verimliklerinin ekserji bazında yükseltilmesine karşılık giderek artan bir enerji talebi var. Bu talebi daha çok fosil yakıt tüketerek, dünyanın geleceğini körelterek mi karşılayacağız?
 
Hidroelektrik dışında 8-9 cent/kWh’den başlayıp 20 cent/kWh’in üzerine çıkan yeni alternatif enerji sistemlerine mi yatırım yapacağız? Bu yatırımları yapsak bile o sistemleri kurmak için gerekli arazileri bulabilecek miyiz? Taban ve tavan değerler olarak yeni bir kömür santralıyla 3-5 cent/kWh, yeni doğalgaz santralıyla 7 - 8 cent/kWh, yeni bir nükleer santralla  2.8 - 5.5 cent/kWh elektrik üretme fırsatlarından hangisini değerlendirmeliyiz? İşte dünyada bunlar tartışılıyor!
 
Küçük kömür santralları artık ekonomik olmazken Türkiye’nin kömürlerinden, 30 yılda tüm kaynakları tüketmek pahasına elde edilebilecek maksimum 110 milyar kWh/yıl, hidroelektrik kaynaktan maksimum elde edebileceğimiz 190 milyar kWh/yıl, rüzgâr, jeotermal, güneş ve biomas gibi kaynaklarımızdan elde edebileceğimiz maksimum 40 milyar kWh/yıl düzeyindeki enerjilerin toplamı 340 milyar kWh/yıl kadar ütopik bir değer olsa da, 2020 yılında Türkiye’nin elektrik talebinin taban değeri 400 milyar kWh’i, tavan değeri ise 500 milyar kWh’i aşacağına göre, Türkiye çağdaş teknoloji ürünü nükleer enerjiden uzak kalabilir mi? Matbaayı zamanında tanımayan, sanayi devrimine ayak uyduramayan bu ülkede, nükleer teknolojiyi yakalamakta daha ne kadar geç kalacağız?
 
Kaynaklar:
 
1-Ültanır,M. Ö., 1998. Termodinamik ve Enerji, Uzman Enerji Yıl 3, Sayı 4. s. 22-24, İstanbul
2-Ültanır, M.Ö., 1998. 21. Yüzyıla girerken Türkiye’nin enerji stratejisinin değerlendirilmesi, TÜSİAD, İstanbul
2-Ültanır, M.Ö., 2006. Nükleer enerji neden ve nasıl bir çare, Cilt 4, Sayı 5, s. 63-67, Ankara
3-World Energy Outlook 2004, International Energy Agency, Paris
4-BP Statistical Review of World Energy, 2001-2005
5-Enerdata Yearbook 2005 Edition
6- International Atomic Energy Agency, Nuclear knowledge portal
7-Index Mundi Electricity Statistics 1980-2003


(*)  Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi, Enerji ekonomisti ve enerji sistemleri planlama uzmanı, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Enerji Masası Başkanı, RESSİAD (Rüzgar Enerjisi ve Su Santralları İşadamları Derneği) Başkanı, 21. Yüzyıla Girerken Türkiye’nin Enerji Stratejisi TÜSİAD Raporu’nun yazarı, gazeteci yazar
 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr