Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   16.01.2018

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Haberler
Kapıdaki elektrik darboğazı ve sektörün geleceği, Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR'ın bu makalesi İSO SANAYİ dergisi Mart 2006 sayısında yayınlandı 09.03.2006
 SANAYİ
 
İSTANBUL SANAYİ ODASI DERGİSİ / Mart 2006 · Sayı 480 / Sayfa: 30- 36

Kapıdaki elektrik darboğazı ve sektörün geleceği

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR

 

İşadamı uyarısına dikkat!...

 

Şubat ayının ilk günlerinde ENKA Holding Yönetim Kurulu Başkanı Şarık Tara’nın, “Türkiye’de 2 yıl sonra elektrik olmayacak” diyen demeci yayınlandı. Şu anda Türkiye’nin 38820 MW (megavat) kurulu gücünün yüzde 10’una karşılık gelen 3854 MW’lık yap-işlet statüsündeki Adapazarı, Gebze ve İzmir santrallarının patronu olan Sayın Tara’nın açıklaması gerçeği yansıtıyordu.

 

Sayın Tara yakınarak, “Çünkü bu konu hep ihmal ediliyor. Enerji çeşitliliğinin sağlanması gerekir. Buna rağmen Türkiye’de çok eleştirilen doğalgaz santralları var. Bu alanda yatırım yapan sanki buna pişman ediliyor” diyordu. “Pişman ediliyor” sözü, kaynağı ne olursa olsun tüm elektrik yatırımcılarından gazeteci yazar olarak duyduğum bir söz. Oysa,  Türkiye, son 5-6 yılı rahat ve sıkıntısız geçirdiyse, bunda ENKA’nın modern doğalgaz santrallarının katkısı büyüktü. Sayın Tara, enerji sektörünü ve elektrik piyasasını yakından tanıyan bir sanayici olarak demecinde, “Endüstri mi elektriği, elektrik mi endüstriyi bekleyecek?” sorusunu gündeme getiriyor ve “Bence elektriğin endüstriyi beklemesi lazım. Ayrıca, enerjide yedek olması gerekir” diye de ekliyordu.

 

Hızla artan elektrik tüketimi ve talep analizi

 

Enerji, yapma, yaratma ya da üretmeye olanak tanıdığından, yıllık GSMH oluşumu ile sanayinin enerji tüketimi arasında birebir bağlantı olduğu ve bunun bir eşitlikle formüle edilebildiği bilimsel gerçek. Türkiye’nin sanayisi büyüyor, kentleşme gelişiyor ve yaşam standardı yükseliyor, bunlar enerji tüketimini kamçılamakta. 1961 yılında 3 milyar kWh (kilovat-saat) elektrik tüketen Türkiye, 40 yıl sonra 2001 yılında 126 milyar  kWh elektrik tüketir duruma gelmişti. 40 yılda 42 kat artış. 2005 yılında 160.3 milyar kWh elektrik tükettik, bu yıl tüketimin 171.4 milyar kWh olacağı TEİAŞ tarafından tahmin ediliyor.

 

1960-2006 arasında yıllık elektrik tüketimi artışı yüzde 18.4 ile yüzde (eksi) 1.1 arasında değişmiş. Bir tek eksi rakam var, o tabii azalmayı gösteriyor ve 2001 yılı krizine ait. 46 yılın ortalama yıllık artış hızı yüzde 9.3 gibi büyük bir değer. 1990-2005 dönemi yıllık ortalama artış hızı yüzde 7.3 kadar. Son üç yılın ortalaması 6.5 olmuş. 2006 yılı için 2005’e göre yüzde 6.9 düzeyinde talep artışı bekleniyor.

 

2005 Kasım ayında 9. Kalkınma Planı Genel Enerji Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu ortaya çıkmıştı. Üyesi olduğum bu komisyonun raporunda enerji talebi, TEİAŞ’ın çalışmasına dayalı olarak “yüksek senaryo” ve “düşük senaryo” kapsamında ele alınmış bulunuyor. Her iki senaryoya göre beklenen talep ve gerekli toplam kurulu güç değerleri tablo 1’de karşılaştırmalı olarak  yer almakta. Tablo 2’de sektörel talepler her iki senaryoya göre ayrı ayrı verilmiş bulunuyor. Türkiye ekonomisinin büyümesi ve Türkiye’nin gelişmişlik sürecinde ilerleyebilmesi açısından yüksek senaryonun gerçekleşmesi uygun görülmelidir.

 

Tablo 1- 9. Kalkınma Planı raporuna göre beklenen elektrik enerjisi ve güç talebi

Açıklama

2007

2010

2013

Yüksek senaryo enerji talebi (milyar kWh)

190,7

242,0

306,.1

Yüksek senaryoda gerekli toplam kurulu güç (MW)

44 396

48 816

66 186

Düşük senaryo enerji talebi (milyar kWh)

180,3

216,8

260,4

Düşük senaryoda gerekli toplam kurulu güç (MW)

44 396

45 473

52 863

Tablo 2 – Elektrik talebinin sektörel dağılımı

 

Açıklama

2007

2010

2013

Yüksek Senaryoya göre

Brüt talep (milyar kWh)

190,7

242,0

306,1

Net talep (milyar kWh)

154,2

201,6

262,0

Sanayi talebi (milyar kWh)

76,0

100,9

131,7

Konut ve hizmetler talebi (milyar kWh)

72,5

94,1

122,5

Tarım talebi (milyar kWh)

4,4

5,0

5,6

Ulaştırma talebi (milyar kWh)

1,3

1,6

2,1

Kişi başına tüketim (kWh)

2536

3085

3763

Düşük senaryoya göre

Brüt talep (milyar kWh)

180,3

216,8

260,4

Net talep (milyar kWh)

146,5

180,8

221,7

Sanayi talebi (milyar kWh)

69,2

80,9

97,0

Konut ve hizmetler talebi (milyar kWh)

71,6

93,2

116,9

Tarım talebi (milyar kWh)

4,4

5,0

5,6

Ulaştırma talebi (milyar kWh)

1,3

1,6

2,1

Kişi başına tüketim (kWh)

2397

2763

3201

 

 

Türkiye’nin elektrik talebi, yüksek senaryoya göre 2010 yılında 242 milyar kWh, 2015 yılında 356 milyar kWh ve 2020 yılında 499 milyar kWh düzeyine ulaşacak. Düşük senaryoya göre talep 2010 yılında 217 milyar kWh, 2015 yılında 294 milyar kWh ve 2020 yılında da 406 milyar kWh olabilecek.
 
2005 yılında kurulu güç 38 bin MW’a ulaşmışken, pik güç kullanımı 25 bin MW olarak gerçekleşti. Puant güç ile kurulu güç arasındaki oran; santralların dayandığı kaynaklara, termik ve yenilenebilir paylarına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Türkiye koşullarında dengeli yük tevzi işletmeciliği açısından, tüm santrallar verimli ve çalışır varsayılarak, kurulu gücün, pik güç talebinin en az yüzde 25 üzerinde olması gerekir. Kurulu güç yedeği de denilen bu oranın yükselmesi, piyasada rekabeti artırmak adına yararlıdır. Serbest piyasanın olmadığı zamanlarda arz güvenliği açısından TEAŞ bile bu oranı, 2020 yılına kadarki planlamalarında yüzde 30-34, daha sonra 2030 uzanan projeksiyonlarda yüzde 22-25 arasında seçiyordu. Halen bu görüş geçerlidir.
 
Yüksek senaryoda; 2010 yılında pik güç talebi 39 bin MW, beklenen kurulu güç 49 bin MW belirlenmiş, oran yüzde 21’de kalmış. 2015 yılında pik güç talebi 57 bin MW kestirildiğinden kurulu güç 71 bin MW, 2020 yılında pik güç talebi 79 bin MW olabileceği için kurulu güç 96 bin MW düzeyinden aşağı olmamalı. Eklenecek güç 2015 yılında 32 bin MW, 2020 yılına kadar 57 bin MW düzeyinde.
 
Düşük senaryoda; 2010 yılındaki pik güç talebi 35 bin MW, beklenen kurulu güç 45 bin MW belirlenerek, oran yüzde 23 tutulmuş. 2015 yılında pik güç talebi en az 48 bin MW tahmin edildiğinden kurulu güç 59 bin MW, 2020 yılında pik güç talebi en az 67 bin MW kestirildiğinden kurulu güç 80 bin MW’dan aşağı olmamalı. Buna göre Türkiye bugünkü kurulu gücüne, 2015 yılına kadar 20 bin MW’ı aşkın, 2020 yılına kadar da 40 bin MW’ı aşkın yeni güç eklemesi gerekiyor. Ancak, bu minimum değerlerin altında kalınmaması, üzerine çıkılması gerekir.
 
Vahim koşullardaki piyasa ve çarpıklıklar
 
Bilindiği gibi beş yıl önce çıkarılan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile piyasanın liberalleşmesi öngörüldüğünden, o zamana kadar var olan kamu santralları, otoprodüktör santrallar, yap-işlet-devret santralları, işletme hakkı devri santralları ve yap-işlet santrallarının dönemi sona eriyor ve özel sektörün lisans alıp kuracağı, alım ve fiyat garantisi olmaksızın piyasada rekabet ortamında ürettiği enerjiyi satacağı üretim şirketleri santralları ile sadece kuruluşların kendi ihtiyaçları ile sınırlı olmak üzere kuracakları otoprodüktör santrallar devri başlıyordu. Geçmişteki otoprodüktör santrallar, kendi işletmelerinin ihtiyacından öte, başka kuruluşların taleplerine de ortaklık statüsü içinde cevap verdiklerinden, bir bakıma üretim şirketlerinin öncüleri olmuşlardı. Hedeflenen piyasanın üretici aktörleri temelde üretim şirketleri.
 
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), geçen yıl Kasım ayında dördüncü yılını kutladı. Ama, dört yılda piyasanın dörtte biri serbestleştirilebilmiş değil. Piyasanın işlemesinde önemli rol oynayacak, üreticinin pazarını ve müşteri alternatiflerini oluşturacak dağıtım şirketlerinin bırakınız özelleştirilmesini, henüz özelleştirme ihalesi bile açılmadı, ne zaman yapılacağı bilinmiyor! Türkiye kurulu gücünün yüzde 60’ını kamunun elindeki santrallar oluşturuyor. Kurulu gücün yüzde 24’ü rekabet dışında kalan ve ayrıcalıklı özel sektör santralları olan, üretimini Hazine’nin alım ve fiyat garantisi ile kamu elektrik ticaret şirketine satan işletme hakkı devri, yap-işlet-devret ve yap-işlet santralları. Otoprodüktörlerin ve rekabete açık serbest üretim şirketlerinin santralları ise, kurulu gücün kalan yüzde 16’sını kapsıyorlar. Piyasanın hedeflediği serbest üretim şirketlerinin kurulu güç payı sadece yüzde 6 kadar.
 
Şimdi 2006 yılında Türkiye elektrik üretiminin yüzde 46’sını kamu santrallarının, yüzde 35’ini rekabet dışı ve alım garantisi bulunan özel sektör santrallarının, yüzde 11’ini otoprodüktör  santralların, yüzde 8’ini de serbest üretim şirketi santralların karşılaması planlanmış bulunuyor. Buna göre serbest üretim şirketi santralları bu yıl 14.5 milyar kWh elektrik üretebilecekler, zaten güçleri bu kadar üretimi yapmaya yeterli. Geçen dört yıllık süreçte bu santralların kurulu gücündeki gelişme hızı, yakın gelecek için, “Acaba, piyasa artan talebe karşılık verebilecek mi?” kaygısını ortaya çıkarmış bulunuyor ki, bu tehlikeli bir kaygı!...
 
Artan talep, mevcut kurulu güce yeni kapasite eklenmesini gerektiriyor. 9. Kalkınma Planı Genel Enerji Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu’nun “Yatırımlar” bölümünde açıklanan çarpıcı bir sonuç var ve diyor ki, “Yapılan talep projeksiyonu ve buna bağlı hazırlanan elektrik üretim planları, 2009 yılından itibaren yeni kapasite yatırımlarının devreye girmesi gerekliliğine işaret etmektedir”. Yani, yeni yatırımlar yapılamazsa, Türkiye’nin 2009’dan itibaren elektrik darboğazına gireceğini belirtiyor. Enerji Özel İhtisas Komisyonu’nda EPDK tarafından lisans verilmiş yeni santralların yapımında sağlanan ilerlemenin saptanması ve konunun buna göre değerlendirilmesi kararı alındıktan sonra, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından yapılan değerlendirme, açığın 2009 değil, 2008’de başlayacağı gerçeğini ortaya çıkardı.
 
Şimdi DPT, Elektrik Piyasası Kanunu’nun amaçlarına ulaşamadığı, EPDK’nın çok sayıda lisans vermesine karşın, bunların büyük bir bölümünün yatırıma dönüşmediği, 2008 yılında elektrik arz açığının ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu, Devlet Su İşleri (DSİ) ve Türkiye Elektrik İletim A.Ş’nin (TEİAŞ) yeni santrallerin işletmeye giriş tarihiyle ilgili tahminlerinin gerçekçi olmadığı, özellikle hidrolik enerjiye yönelik projelerin 2 ila 4 yıl gecikeceği ve DSİ’nin enerji ödeneklerini sulama projelerinde kullanması nedeniyle baraj projelerinin sürekli ertelendiği, kamu kuruluşu EÜAŞ’ın yeni yatırım önerilerinin de mevcutları bile tam kapasiteyle çalıştıramadığı gerekçesiyle reddedildiği, özel şirketlerin bölgesel elektrik talep projeksiyonu yapmadığı, EPDK’nın da bu projeksiyonlar çerçevesinde Elektrik Üretim A.Ş’ye (EÜAŞ) yeni yatırım çağrısında bulunmadığı, TEDAŞ’ın kayıp-kaçak önleme ve tahsilatı artırma hedeflerinin çok gerisinde kaldığı, bu kötümser gelişmelere karşılık kamu kuruluşlarınca arz açığını kapatacak tedbirler alınmadığı görüşünde.
 
DPT, bu görüşlerini Enerji Bakanlığı’na yeni gönderdiği yazıda aynen söylüyor, Enerji Bakanlığını ve ilgili kurumları gerekli önlemleri almamak ve yetersiz kalmakla eleştirip suçluyor. Bu saptama doğru olmakla birlikte, kapımıza dayanan elektrik sıkıntısının giderilmesi için çare, devletin yeniden santral kurmaya girişmesi olmamalı. Çünkü, DPT’nin saptama ve görüşleri serbest piyasadan cayılıp devletçiliğe dönmek için gerekçe olamaz, devletçilik yolu artık kapanmıştır. Çare, özel sektör yatırımlarının önünü açmakta, özel yatırımları engelleyen pürüzleri ortadan kaldırmakta yatıyor. Yoksa, AB’ye tam üyelik görüşmelerini sürdüren Türkiye’nin serbest enerji piyasasından vazgeçip, çok gerilerde kalmış devlet tekeli TEK dönemine dönmesi olanaksızdır.
 
Peki bu noktaya nasıl gelindi, piyasanın gelişmemesinin nedeni ya da nedenleri ne? Konuyu DPT’nin yazısından aktardığımız cümlelerle açıkladığımız için önce şunu vurgulayalım: Bu konuda DPT sütten çıkmış ak kaşık değil. Mart 2004’de yayınlanan “Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Stratejisi Belgesi”, bugünkü Enerji Bakanlığı yönetiminin olduğu kadar DPT’nin de eseri ve oluşumunda DPT’nin başı çektiği, Yüksek Planlama Kurulu’ndan çıkan kararla AK Parti iktidarına mal edilmiş olan bir strateji belgesi olduğu biliniyor.
 
Söz konusu Strateji Belgesi sayesinde, hukuk devleti Türkiye’de olmaması gereken bir kanun yürütme garabetiyle, yürürlükteki bir kanun değiştirilmeksizin ve yasal dayanağı olmaksızın, Elektrik Piyasası Kanunu’nun bazı maddeleri askıya alınıyordu. Güya, kanundan önce verilmesi gerekip de verilmeyen, geçiş dönemi aşaması tamamlanacaktı. Strateji Belgesi, sektördeki gelişmeleri ve özelleştirmeleri bugüne kadar iki yıl geciktirmekten başka bir işe yaramamıştır. Serbest tüketici sınırını bile sabit tutmak isteyen bu strateji nihayet bu yıl başında delindi ve hatası görüldü, ama kaybolan zamanın hesabını kim verecek? Hatanın faturasını Türkiye’de karanlıkta kalacak olanlar ödememeli!...
 
Piyasanın oluşumunda yetersiz kalınmış olmasının sorumluluğunu özel sektör tarafında aramak hakkaniyetle bağdaşmaz. Burada politika üretip uygulamakla sorumlu Enerji Bakanlığı, stratejileri ortaya koymak ve gerekli planlamaları yapıp önlemleri belirlemekle sorumlu DPT, sadece lisans vermek ve denetlemek için var olan değil, düzenlemeleri yapmakla da sorumlu bulunan EPDK, kısacası tüm kamu kesimi sorumludur.
 
2000 öncesi elektrik darboğazlarını aşmak için çözüm olarak görülen, gelişmeleri için çeşitli teşvikler sağlanan, bu nedenle Hazine destekli alım garantisi verilen özel sektör yapımı santrallara karşı, özel sektör yatırımcısına tepeden bakan kamu kesimi 2001 sonrasında dünü unutarak adeta savaş açmış, raporlarla ve yersiz demeçlerle yatırımcılar kamuyu zarara sokmakla suçlanıp aşağılanmıştır. Bu tutum yerli yatırımcıyı yatırım yapmaya tövbe ettirirken, yabancı yatırımcıyı kaçırtmıştır. Şimdi çeşitli projeler tahkim davalarının konusudur ve bu davaları birer ikişer özel sektör yatırımcıları kazanmaya başlamıştır. Kaybedenin siyasiler ve bürokratlar yerine, Türkiye’nin geleceği olması elbette üzüntü vericidir.
 
Elektrik arzında 2000 sonrasında görülen rahatlama ve bu dönemde açılan bütün büyük santrallar, Başbakan Erdoğan’ın en son 12 Şubat 2005 tarihinde işletmeye açtığı Afşin Elbistan B santralı da dahil olmak üzere hepsi, 2000 öncesi hükümetler döneminde başlatılan projelere dayanmaktadır. Yılda 8.1 milyar kWh elektrik üretecek Afşin Elbistan B santralının henüz kendi kömür sahasının bulunmaması, mühendislik çalışması tamamlanan bu sahanın ihalesinin bile yapılamamış olması ve A santralının kömür sahasından kömür temin edilmesi gibi ciddi bir sorun ortada iken, C ve D santrallarının yaşama geçirilmesi için çaba gösterildiğinin ifadesi de siyasetten öte geçmiyor.
 
Dört yıldır iktidarda bulunan AK Parti döneminde temeli atılan bir tek büyük santralın olmadığı gerçektir. Dolayısıyla, geçen dönemde atılan ve sonradan sorgulanan cüretkâr adımlar, Türkiye’ye rahat bir 6-7 yıl kazandırmıştır, ama 2008’de bunun sonuna gelinmektedir. Yakalanan fırsat kullanılıp geçen 4 yıl içinde piyasa engellenmeden, desteklenerek ve özendirilerek tam çalışır duruma getirilmiş olsaydı, DPT’nin yukarıda açıkladığımız yazıyı Enerji Bakanlığı’na yazmasına gerek kalmayacak, 2008 ve sonrası için bir kriz gözükmeyecekti. Çünkü, Türkiye’nin kullanabileceği çeşitli kaynakları, el atılması gereken değişik projeleri, kredibilitesi yükselen bir ülke olarak kullanabileceği finansman kaynakları, bu alanda yatırımcı işadamları ve yatırım potansiyeli var. Un, şeker ve yağın hazır olmasına rağmen helva yapılamadıysa, sorumlusu yönetime soyunan, ama sektörü gerektiği gibi yönlendirip yönetemeyenlerdir.
 
Üretim kaynaklarına göre arz analizi
 
İçinde bulunduğumuz 2006 yılında Türkiye’nin toplam elektrik üretimi 173.1 milyar kWh olarak planlanmış bulunuyor. Bu elektriğin 134 milyar kWh’i termik kaynaklardan, 39 milyar kWh’i su kaynaklarından ve 0.1 milyar kwh’i de rüzgârdan üretilecek.
 
Şu anda Türkiye’nin kurulu hidrolik gücü 12906 MW. Geçmiş yıllarda hidrolikten 40-46 milyar kWh üretim yapıldığı hatırlanacak olursa, bu kurulu güçle 50-55 milyar kWh üretim yapılması olanaklı görülmekle birlikte, yağış gelirleri 2005 sonunda iyi olmadığından, geçen yıldan 0.5 milyar kWh daha az olmak üzere 39 milyar kWh’in planlandığı anlaşılıyor. Ancak, bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye’nin aldığı yağış umut verici görünüyor.
 
2006 yılındaki 134 milyar kWh termik üretimin 75.8 milyar kWh’inin doğalgazdan, 10.2 milyar kWh’inin ithal kömürden, 5 milyar kWh’inin motorin, 2.9 milyar kWh’inin nafta ve LPG’den sağlanması planlandığı için termik üretimin yüzde 70’i, toplam üretimin yüzde 54’ü ithal kaynaklara bağımlı oluyor. İthal termik üretim toplamı 93.9 milyar kWh. Taşkömürü, linyit, yenilenebilir atık ve diğer termik kaynaklardan yapılacak üretim 40.2 milyar kWh ile ithal kaynaklardan yapılacak üretimin yüzde 43’ü düzeyinde kalmakta. Yani, yerli termik kaynakların  iki katını aşkın ithal termik kaynak var.
 
Türkiye’de bugün için kurulu güç olarak 12275 MW doğalgaz, 1651 MW ithal kömür ve 7131 MW linyit santralı var. 2020 yılına kadar olan süreçte gerek yüksek senaryo ve gerekse düşük senaryoda, 15672 MW daha doğalgaz santralı eklenmesi planlanmış durumda. 2015 yılına kadar yüksek senaryoya göre 9360 MW, düşük senaryoya göre 6540 MW doğalgaz santralı eklenecek ve her iki senaryoda da, 2020 yılındaki doğalgaz santralları kurulu gücü toplamının 27947 MW’a ulaşması hedeflenmiş. Böylece 2020 yılında toplam kurulu gücün, yüksek senaryoya göre yüzde 29’unun, düşük senaryoya göre yüzde 35’inin doğalgaz kaynaklı olması planlanmış görünüyor. Kaynaklara göre kurulu güç dağılımının geleceği tablo 3’de yer almakta. Tablo 3’de gösterilen kurulu güçlerle yapılacak üretimlerin  sağlayacağı az-talep dengesi ise tablo 4’de görülmektedir.
                                  
                                   Tablo 3- Kaynak cinslerine göre kurulu güç projeksiyonu (MW)
 

Kaynaklar

2010

2015

2020

YÜKSEK SENARYO

Linyit

8 621

13 141

18 661

Taşkömürü

555

555

1 755

İthal kömür

1 602

1 602

6 102

Doğalgaz

16 497

22 497

27 947

Fuel oil + Motorin

3 307

3 307

3 307

Nükleer

0

4 500

4 500

Rüzgâr

1 788

2 413

3 038

Hidrolik

16 446

23 257

31 038

TOPLAM

48 816

71 272

96 348

DÜŞÜK SENARYO

Linyit

8 621

10 901

12 781

Taşkömürü

555

555

555

İthal kömür

1 602

1 602

1 602

Doğalgaz

13 697

19 847

27 947

Fuel oil + Motorin

3 307

3 307

3 307

Nükleer

0

1 500

4 500

Rüzgâr

1 788

2 413

3 038

Hidrolik

15 903

18 655

29 299

TOPLAM

45 473

58 780

80 029

 

 
Tablo 4- 2007-2020 dönemi enerji arz- talep dengesi (GWh = Milyon kWh)
 

Açıklama

2010

2015

2020

YÜKSEK SENARYO

Projelenen termik üretim

211 043

313 928

425 998

Projelenen hidrolik + yenilenebilir üretim

62 283

89 115

118 290

Projelenen toplam üretim (Arz)

273 326

403 042

544 288

Güvenilir termik üretim

199 802

302 687

414 757

Güvenilir hidrolik + yenilenebilir üretim

45 666

60 226

76 560

Güvenilir toplam üretim (Arz)

245 468

362 913

491 318

Brüt talep

242 020

356 200

499 490

DÜŞÜK SENARYO

Projelenen termik üretim

191 387

259 568

349 815

Projelenen hidrolik + yenilenebilir üretim

59 882

72 672

101 183

Projelenen toplam üretim (Arz)

251 269

332 240

450 997

Güvenilir termik üretim

180 146

248 327

338 574

Güvenilir hidrolik + yenilenebilir üretim

44 562

51 073

67 123

Güvenilir toplam üretim (Arz)

224 708

299 400

405 697

Brüt talep

216 747

294 560

406 533

 

Önümüzdeki on yılda, talebimizin ve bu talep karşılanabilirse, tüketimimizin ikiye katlanacağı görünen gerçek. Senaryoların ve üretim seçeneklerinin ortalamasına göre, üretimin 2010 yılında yüzde 78’i, 2015 ve 2020 yıllarında da  yüzde 80’i termik kaynaklardan karşılanacak. Termik kaynakların içinde en büyük payı, şu andaki planlamalara göre doğalgaz alıyor. Yani, 2020 yılına kadar olan süreçte termik elektrik üretiminin kabaca yarısını doğalgaz santralları karşılayacak. Termik üretimde doğal gazın payı 2010 yılı için ortalama yüzde 51, 2015 için yüzde 55 ve 2020 için de yüzde 54 düzeylerinde kalabilecek.
 
Elektrik talebinin karşılanması için gerekli yeni elektrik üretim tesislerine yapılması gereken yatırım tutarı ise, 9. Kalkınma Planı Genel Enerji Özel İhtisas Komisyonu Raporu’na göre; 2006 yılı da dahil olmak üzere 2010 yılına kadar her yıl 2.6 milyar dolar, 2010-2015 döneminde her yıl 4  milyar dolar ve 2016-2020 periyodunda her yıl 10.2 milyar düzeyinde, toplam 88.5 milyar dolarlık bir yatırma ihtiyaç var. Yaklaşık 89 milyar dolarlık yarımın kamu sektörü veya özel sektör tarafından yapılması koşulunda değişeceğini vurgulamak gerekiyor.
 
Kamu elinde bu yatırım iki ya da üçe katlanabilir, özel sektör elinde söz konusu değerin en fazla yüzde 65-70’ine bu santrallar bitirilebilir. Bunun bir güzel örneği geçen yıl bitmesi gerekirken, 2009 yılına ertelenen 670 MW’lık Deriner Barajı. Yol inşaatları dahil 840 milyon dolara bitecek diye başlanan projeye, şimdiye kadar 1.7 milyar dolar harcandığı halde tamamlanamamış durumda ve artık 2.6 milyar dolara çıkacağını DPT rapor ediyor.

 

Kapıya dayanan krizin çaresi

 

Son günlerde basında ve medyada nükleer santral konusu tartışılmaya başlandı. Ancak bu tartışmalar, DPT’nin dikkat çektiği 2008-2010 enerji krizinin gözden kaçırılmasına neden olmamalı. Nükleer enerji, 2008-2010 darboğazını gidermek için değil, uzun süreli talebe karşı arz güvenliği olarak ele alınacak bir konu. Zaten nükleer santralların inşası 7 yıldan önce tamamlanamıyor. Dolayısıyla, yerli ve yenilenebilir kaynakların yeterince geliştirilmediği bu ortamda, 2008-2010 krizinin çözümü, yumurta kapıya dayandığından, ilk yatırımı düşük ve kısa sürede inşa edilebilen doğalgaz santrallarında aranacaktır. Artık  bin metre küpü 270 doların üzerine çıkacak doğalgazla, en pahalı enerji üretimi de bu santrallardan yapılacaktır. Sanayimiz ucuz enerjiyi özleyedursun, elektrik kaçınılmaz olarak zamlanacak görünüyor. Böylece de yatırım ortamı açılacak!...

 

Unutulmamalı ki, 2008-2010 krizinin atlatılmasında yenilenebilir kaynakların da önemli katkısı olabilir. 2005 yılında 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun çıkarılmış olsa da, bugün yenilenebilir kaynak yatırımlarında henüz bir atılım yok. EPDK’dan hidroelektrik santral için lisans alma işlemlerini tamamlamış 612 proje var, ama bunlardan sadece 34 tanesi DSİ ile su kullanım anlaşması imzalamış bulunuyor. 2008 krizi uyarısını gören DSİ, 14 Şubat 2006’da yatırımcılarla toplantı çağırdı, oysa su kullanım anlaşması diye kaybedilen üç yıl var.

 

Rüzgâr yatırımlarında da durum farklı değil. Rüzgâr santralları için EPDK’nın lisans verdiği güçleri toplamı 1454 MW tutan 39 proje var. EPDK tarafından Ocak 2006 itibariyle bu projelerin yapımında sağlanan ilerleme raporu açıklandı. Sadece 30 MW’lık bir tek proje yüzde 63 ilerleme sağlamış. Diğerlerinin ilerlemesi yüzde 5’in altında, yani yerinde duruyor demektir. Bunun önemli bir nedeni bugünkü proje sahiplerinin yasa ile getirilen desteği yetersiz bulmalarıdır. Kanal tipi hidroelektrik ve rüzgâr santralları kısa sürede kurulabildiğinden, 2008-2010 krizi için bu projelerin önünü hızla açacak önlemler alınmalıdır.

 
Nükleer enerji niçin gerekiyor?
 
Başbakan  Erdoğan ve Enerji Bakanı Güler, nükleer santrallar kurmaya karar verdiklerini, nükleer enerji stratejisi ve programının önümüzdeki bir ay içinde açıklanacağını belirtiyorlar. Bu 2015 ve sonrasını rahatlatmaya yönelik olumlu ve atılması gereken bir adım. Nitekim, Enerji Bakanı Güler de açıklamalarında 2015 yılında ilk santralın üretime başlayacağını, 2020 yılına dek 54 bin MW ek kapasitenin 5 bin MW’nın nükleer olacağını söylüyor.  Elektrik arz planlamasında, yüksek senaryodaki nükleer bölüme uygun bir politika.
 
Türkiye nükleer enerjiye sadece çağdaş bir teknolojiyi kazanmak için değil, elektrik üretimindeki kaynak yetersizliğini gidermek için girmek zorunda. Bundan önce 2020 yılında Türkiye’nin elektrik talebinin taban değer olarak 400 milyar kWh’in üzerine çıkacağını belirtmiştik. Elektrik talebi 2030 yılında 900 milyar kWh düzeyini yakalayabilecek görünüyor. Bu talebe karşılık, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarımızdan yapılabilecek elektrik üretim potansiyelinin maksimum düzeyi yeterli mi? Nükleer için öncelikle yanıtlanması gereken soru bu.
 
Türkiye’nin tükenebilir kaynaklarından linyitlerine bakılacak olursa, şu anda Elbistan sahası dahil santral kurmaya elverişli, kamu ve özel sektör tarafından proje bazında düşünülen yeni linyit santrallarının tamamı 11 bin MW kurulu güç oluşturmaya yetecek kadar. Yukarıda yüksek senaryoda bu santralların hemen tamamının kurulacağı varsayılmıştır. 2020 yılında mevcut kurulu santrallarla birlikte linyit kurulu gücü 18 bin MW’a ulaşacak. İyimser görüşle bunun 20 bin MW’a çıkabileceğini varsayarak, bu güçle linyitten elde olunabilecek elektrik enerjisi yılda 100 milyar kWh kadardır. Taşkömürü santralarımız ise 2000 MW’ın üzerine çıkarılamaz ve bundan elde olunacak elektrik enerjisi de yılda 15 milyar kWh düzeyini aşamaz. Görüleceği gibi Türkiye’nin kendi kömüründen sağlayabileceği enerji yılda en fazla 115 milyar kWh oluyor ve bu da kömür yataklarını tüketmek pahasına sağlanıyor.
 
Türkiye’nin hidrolik kaynaktan elde edebileceği yıllık enerji miktarı, yani DSİ’ye göre ekonomik hidroelektrik potansiyel 127 milyar kWh. Özel sektör hidrolik enerji yatırımlarına girince, Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelini araştırma konusu yapmış, hatta bu çalışma için henüz sonuçlanmayan uluslararası proje geliştirilmiş, ama ön incelemeler tahmini ekonomik üretim potansiyelinin 192 milyar kWh/yıl olduğunu göstermiştir. Bu değer DSİ’nin 220 milyar kWh dediği teknik hidroelektrik potansiyele yakın ve hedeflenmesi gereken büyüklüktür. Ancak, biz burada bu değeri üst sınır olarak 200 milyar kWh/yıl varsayalım.
 
Türkiye’nin rüzgârdan elde edebileceği elektrik enerjisi, karasal alanlar için 55 milyar kWh/yıl olan teknik potansiyelin altındadır ve 2020 yılına kadar hedeflenebilecek rüzgar enerjisi üretimi 10 bin MW kurulu güçle 30 milyar kWh’in üzerinde düşünülemez. Jeotermal, güneş ve biomas yakıt gibi diğer yenilenebilir kaynaklardan üretilecek elektrik en fazla 5 milyar kWh/yıl varsayılabilir.
 
Kömür yataklarından 115 milyar kWh/yıl, akarsu kaynaklarından 200 milyar kWh/yıl, rüzgâr ve diğer yenilenebilir kaynaklardan 35 milyar kWh/yıl enerji üretmek koşuluyla, kendi kaynaklarımızdan sağlayabileceğimiz en büyük üretim miktarı yılda 350 milyar kWh görünmekle birlikte, bu bir ütopyadır. Bu ütopya bile 400 milyar kWh’i karşılamıyor. Türkiye’nin yerli ve yenilenebilir kaynakları kendi ihtiyacını karşılamaya yetmiyor. Türkiye enerji ithal etmek zorunda, ama enerji üretimini sadece bugün bilinen ithal kaynaklarına bağlayacak olursa, doğalgaz ithalinin çok sıçrayacağı bir gerçek. Bu nedenle, Türkiye mutlaka nükleer enerji üretimine geçmelidir.
 
Türkiye’de yerli uranyum ve toryum yatakları bir yana bırakılıp zenginleştirilmiş uranyum ithali ile elektrik üretimi yapılsa bile, bugün doğalgazdan elektrik üretimi için harcanan yakıt maliyetinin yarısına ulaşmayan maliyetlerle nükleer elektrik üretmek mümkün görünmekte. Nükleer yakıt enerji yoğun bir kaynaktır. Bir santimetre küpten daha küçük olan nükleer yakıt parçası bir uranyum pellet’i 800 kg kaliteli kömüre veya 150 galon petrole eşdeğer enerjiye sahiptir. Reaktör için uzun yılların ihtiyacı olan yakıt, aynı alanda küçük bir hacimde depolanabilir. Dolayısıyla, uzun süreli ihtiyaç birden ithal edilerek olası fiyat dalgalanmalarından da etkilenilmez. Bu nedenle, ithal nükleer yakıtla çalıştırılacak santralın bile dış bağımlılığı çok azdır.
 
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından yayınlanan ve 13 Şubat 2006 tarihi itibariyle yenilenmiş verilere göre, başta gelişmiş sanayi ülkeleri olmak üzere dünyanın 30 ülkesine dağılmış çalışır durumda 443 nükleer santral ünitesi var ve bunların güçleri toplamı 369595 MW. Nükleer korsanlık peşinde olan İran sayılmayacak olursa, 9 ülkede 23 nükleer santral inşa ediliyor, bunların güçleri toplamı da 17990 MW. 2004 yılı verileri itibariyle Fransa’da elektriğin yüzde 78.1’i, İsveç’de yüzde 51.8’i, Almanya’da yüzde 32.1’i, Japonya’da yüzde 29.3’ü, İspanya’da yüzde 22.9’u, ABD’de yüzde19.9’u, İngiltere’de yüzde 19.4’ü nükleerden üretilmiş bulunuyor.
 
Japonya 4 Temmuz 2005 tarihinde 1304 MW’lık yeni nükleer santralını işletmeye aldı. Fransa 1996-1999 döneminde 1560 MW’lık dört santralı işletmeye almıştı. ABD nükleer santrallarının çoğunu bakımla yeniledi. Finlandiya 1600 MW’lık, Japonya 866 MW’lık, Romanya 655 MW’lık yeni santrallar yapıyorlar. Kısacası, dünya 10-15 yıl öncesinde görüldüğü gibi, nükleer enerjiden kaçmıyor. Artık nükleer enerji, Kyoto Protokolü’nün emisyon sınırlarının sağlanması için en etkili alternatif olarak görülüyor. Yeni teknolojiye dayanan nükleer santralların hepsi daha çok çevre dostu ve risksiz. Bilinçli çevreci nükleeri öcü olarak görmüyor, destekliyor. Ama, nükleer karşıtı fanatiklerin olduğu unutulmamalı. 
 
Türkiye nükleer enerji üretiminde geç kalmıştır. 1965-2000 arasında nükleer santral kurmak için dört tane başarısızlıkla sonuçlanan girişim oldu. Birinci girişimde 1977 yılında işletmeye girecek 400 MW’lık santral düşünülüyordu, olmadı. İkinci girişim, aslında birinci ihaleydi, 1983-84 yıllarında işletmeye girecek 600 MW’lık santralın, o zaman çok titiz bir yer seçimi yapılan Mersin Akkuyu’da kurulması isteniyordu, kredi garantisi çözülemediği için sonuca götürülemedi. Üçüncü girişim, 1983’de TEK dışında  kurulmasına karar verilen Nükleer Elektrik Santraları Kurumu (NELSAK) tarafından işletilmek üzere ön siparişi yapılan üç santralla başladı. Buna göre 665 MW ve 990 MW’lık iki santral Akkuyu’da, 1185 MW’lık bir  santral da Sinop’ta kurulacaktı. 12 Eylül Hükümeti’nin başlattığı bu girişimi, daha sonra Turgut Özal yap-işlet-devret statüsüne döndürmek isteyince başarısızlıkla sonuçlandı.
 
Dördüncü girişim ikinci ihale oldu, 1992’de başlayan bu girişimle 1997’de teklifler alındı. Akkuyu’da kurulacak santral için üç teklif verilmişti. Tekliflerden biri iki veya dört tane 669.5 MW’lık ünite, diğeri bir veya iki tane 1482 MW’lık ünite, öteki de 1218 MW’lık tek üniteli santrallara aitti. Aynı bazda alınmayan tekliflerin değerlendirilmesi yılan hikayesine döndü, ihale 25 Temmuz 2000’de iptal edildi.
 
Geçmişteki dört girişimin dördünde de, nükleer santral kamu eliyle kurulmak istenmişti. Sadece üçüncüsünde Turgut Özal’ın, yapımcı firmadan yap-işlet-devret talebi oldu, ama kabul görmedi. Şimdi, santralın özel sektör tarafından yapılması isteniyor. Ayrıca kamu ve özel sektör ortaklığı da dile getiriliyor. Böyle bir ortaklığa gerek yok, sadece özel sektör tarafından yapılabilir.
 

Bu hükümet döneminde nükleer santral arzusunun dile getirildiği ilk günlerde, 2004 Temmuz ayında Dünya Enerji dergisi için yaptığım röportajda; ENKA Holding ve GAMA Holding sözcüleri bu santralı özel sektörün yapabileceğini söyleyen ilk yatırımcılarımız oldular. Geçen yıl Zorlu Holding de nükleer santrala talip olduğunu açıkladı. Şubat 2006’da görüştüğüm Alarko Holding yetkilisi nükleer enerji santralı yapımına katılmak istediklerini söyledi. Bunlar benim araştırmacı yazar olarak saptadığım santral kurucusu ve elektrik üreticisi dört holding, elbet başkaları da vardır. Türkiye nükleer santralları, kamu ortaklığı olmaksızın özel sektörce yapılmalıdır. Türkiye’nin kuracağı nükleer santrallar çağdaş teknoloji ürünü, yeni nesil reaktörlü olmalıdır. Türkiye barışçıl amaçlarla, elektrik üretimi ile birlikte nükleer teknolojinin her boyutunu kazanmalıdır.

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr